Prof. Dr. Ali KÖSE

Makale İçeriği
"Sahip Olmak" ya da "Olmak"
Sayfa 2
Tüm Sayfalar

Ünlü psikoterapist Viktor Frankl başından geçen bir olayı anlatır. Saat gecenin üçüdür. Frankl’ın telefonu çalar. Telefonun diğer ucunda intihar etmek üzere olan bir kadın vardır: “İntihar etmeye karar verdim, ama ölmeden önce bir psikoterapist olarak sizin ne diyeceğinizi merak ettim” der. Telefon konuşması yarım saat kadar sürer. Frankl her türlü yöntemi deneyerek onu intihardan vazgeçirir. Kadın intihar etmeyeceğine ve Frankl’ı ziyarete geleceğine söz verir.

Kadın sözünü tutar ve aralarında sıcak bir sohbet gerçekleşir. Sohbetleri sırasında Frankl kadını intihardan vazgeçiren nedenin, onu yaşamaya ikna etmek için yaptığı konuşmalar olmadığını anlar. Kadın, gecenin saat üçünde uyandırılmasına rağmen sabırla onu dinleyen, onunla konuşan birisinin de bu dünyada var olduğunu, dolayısıyla dünyanın yaşamaya değeceğini düşünerek vazgeçmiştir intihardan.

Modern insanın temel problemi modernizmin ürünü olan yaşam biçiminin onu esir almasıdır. Adına “refah toplumu” adını verdiğimiz ve insanın maddî tatminine yönelik modernizmin ona gerçekten refahı sağlayıp sağlamadığı bugün bir kesim Batı insanının sorgulamasına muhatap olmuştur.

Kızıl Haç örgütünde hemşire olarak çalışan ve birçok ülkeyi gezen bir batılının sözlerini unutamıyorum. Çünkü modernizmin insanın özüne uygun bir şekilde gerçekleşmediğini anlatıyordu sözleri. Şöyle diyordu bu Batılı: “Gezdiğim birçok ülkede çok önemli bir tespitim oldu. Hayatın daha sade, daha basit olduğu yerlerde insanların daha mutlu olduklarını, refah seviyesi yüksek yerlerde de daha mutsuz ve iç huzurundan yoksun olduklarını gördüm.”

Onun bu sözleri Erich Fromm’un refah toplumunu sorgulamasının belki de somut bir örneği. Refah kelimesinin “bolluk” anlamına geldiğini vurgulayan Fromm, bolluğun her zaman olumlu anlam taşımadığını savunur. Mesela hasadı bol olan bir çiftçi için “bolluk” olumlu bir anlam taşırken, Nil nehrini taşıracak kadar bol yağan yağmur olumsuz anlam taşır. Maddî bolluk anlamında refah yaşayan Batı toplumunun içinde bulunduğu durumun bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini söyler Erich Fromm.

Sahip olma hastalığı…

Modernizmle eş anlamlı kullanılan bu “refah” anlayışı insanları hangi noktaya getirdi? Tabii ki, televizyonu ya da müzik seti olmayan insanlar normal görülmemeye başlandı. Tüketici olmayı bir onurlu hâl görür oldu modern insan. Bu yaşama biçimi insanların fizik ötesi dünyaya ait tasavvurlarını bile değiştirdi. Artık modern toplumun insanı, cenneti her şeyin bulunduğu, kredi kartlarını limitsiz kullanabileceği ve hatta sadece her istediğini değil, komşusundan biraz daha fazlasını alabileceği devasa bir süpermarket olarak hayal etmekte. Artık insan kendi değerini sahip olduğu şeylerle ölçmekte. Ona göre kendisinin ne olduğu değil, neye sahip olduğu önemli artık.

Modernizmi doğuran endüstriyel süreç, insanların “sahip olma” duygusunu geliştirdi. Hatta yeteri kadarını değil, daha fazlasını elde etme duygusudur bu.  Ama insanca yaşamanın ve mutlu olmanın temel ilkesi “sahip olma” değil, insanın “kendisi olması”dır. Batı insanının manevî bunalımının temelinde bu önemli ayırımın yattığını, insanın kendi varlığını anlamlandırması için alemin kozmik yapısında kendisine bir yer biçmesi ve maneviyatın göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten psikolog ve psikoterapistlerin sayısı belki de post-modern bir söylem içinde artmaktadır. Onlara göre depresyonların, iç sıkıntılarının temelinde bu gerçek yatar.

Bugün Batı modernizminin çocuklarının bir kısmı babalarının miraslarını kabul etmeyerek, kimlik arayışına girmişler, kendilerini katı bir akılcılığa kilitleyen dünya görüşüne isyan etmişlerdir. Batı’da milyonlarca insan Doğu dünyasından gelen özellikle Hint kökenli dinî ve felsefî akımlara katılmaktadırlar. Bu akımların en önemli özelliği insanın iç dünyasına, insanî ilişkilere önem vermeleri ve modernizme aykırı gelen doğal bir hayat biçimi öngörmeleridir. İnsanlar artık modern dünyanın getirdiği bunalımın stresinden kurtulmak istiyorlar. Çağdaş psikiyatri veya psikoterapiye alternatif arıyorlar.

Birey hızla toplumdan uzaklaşıyor

Modern insan kendisinden uzaklaşmakta, tabiatla kendisi arasındaki bağı, diğer insanlarla insanî ilişkilerini gerçekleştirecek ortamı kaybetmektedir. Bilim ve teknolojinin gelişmesi ile modern dünyanın en önemli özelliği haline gelen “bireycilik” kişiyi toplumdan soyutlanmış bir varlık haline getirmiştir. Kişi toplumun ortasında yaşar, tamamıyla ona bağımlıdır, ama onun ne işe yaradığını anlayamaz.

Seyyid Hüseyin Nasr bugün Batı’nın modern kentlerinde yaşayan hemen herkesin bir şeylerin eksik olduğunu sezinlediğini, bunun da tabiatı mümkün olduğunca saf dışı eden yapay bir çevreden kaynaklandığını belirtir. Nasr’a göre modern insan tabiata birlikte yaşayacağı bir varlık olarak değil, kendisinden mümkün olduğunca yararlanılacak bir fâhişe gözüyle bakmıştır. Bunu doğuran motivasyon da şüphesiz insanın sahip olma duygusudur. Nasr insanın var oluşunun tabiatla ilgili bu hayatî boyutunu kaybetmesi ile ortaya çıkan boşluğun kimi zaman şiddet, kimi zaman umutsuzluk şeklinde tezahür ettiğini belirtir.

 Viktor E. Frankl, The Will to Meaning, s. 8, New York: Meridian Books, 1988.

 Erich Fromm, Hayatı Sevmek, Çev. Ali Köse, İstanbul: Arıtan Yay., 1996.

 Seyyid Hüseyin, İnsan ve Tabiat, s. 13, Çev. Nabi Avcı, İstanbul: Yeryüzü Yayınları, 1982.

 


Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile