Basından
Müftüden Tarafız Vesselam!![]() Müftü Yeniçeri'yi eleştirirken ağır ifadeler kullanan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a bütün Türkiye'den tepki var. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, twitterden yayınladığı Cuma mesajında konuyla ilgili açıklama ... |
Alem-i Sanaldan Alem-i Reele Geçtiler![]() Dergi ve kitapların yerlerini sanal alışkanlıklara terk etmeye başladığı bir dönemde kültür ve edebiyattan uzak olmakla bilinen ilahiyat camiasının gençleri, birkaç yıldır internet üzerinden kurdukları sanal dünyayı gerçek âleme ... |
Alevilik, merkezinde Hz. Ali (r.a) bağlılığının, Ehl-i Beyt muhabbetinin ve bunlardan kaynaklanan insanî ve İslamî değerlerin bulunduğu inanışın adıysa, bütün Müslümanlar Alevidir.
Zira söz konusu bağlılık ve muhabbet her müslümanın "eşyanın tabiatı" gereği bilincinde ve vicdanında yaşattığı "İslamî tavır"dır.
Günümüzde, tarihte yaşanmış birtakım siyasî hadiselerin bıraktığı bir tortu olarak, kendisini yine ağırlıklı biçimde siyasî bir tavır biçiminde ortaya koyan gerilimin, Din'in özünden kaynaklanmadığını bilmek ve kabul etmek, yüzyılların biriktirdiği problemlerin çözümü için doğru başlangıç noktasını teşkil edebilir.
Elbette Alevi açılımı olarak adlandırılan süreçten kısa vadede kesin çözümler beklemek doğru değil. Ama en azından doğru bir noktadan işe başlanması ve karşılıklı iyi niyet muhafaza edilerek teenni ile hareket edilmesi birçok problemin zaman içinde çözümünü getirebilir. Bu meselenin çözümüne katkı verebilecek durumdaki sağduyu sahibi kimse ve kesimlerin konuya ilgisiz kalmaması gerekir. Bir noktaya dikkat çekelim: Hükümetin iyi niyetli olarak başlattığını varsaydığımız bu açılımın olumlu sonuç vermesi ne kadar önemliyse, hakikatin rencide edilmemesi "en az" bunun kadar önemli bir başka husustur…
İslam'ın ilk asırlarında Ehl-i Beyt imamlarıyla Ehl-i Sünnet'in diğer ilim önderleri arasında yaşanmış herhangi bir itikadî problemin varlığından haberdar değiliz. Tam tersine, her iki kesim arasında (buradaki "kesim" kelimesini "farklı itikadî ve fikrî çizgileri oluşturanlar" anlamında değil, soy olarak "Ehl-i Beyt'e mensup olanlar ve olmayanlar" anlamında kullanıyorum) örnek bir muhabbet ve sevgi-saygı ilişkisi bulunduğu kaynakların ortaklaşa naklettiği bir husus. Bir diğer deyişle ne Ehl-i Beyt imamlarının diğerlerine, ne de diğerlerinin onlara karşı herhangi bir husumeti bahis konusu değildir.
Bunda şaşılacak bir husus yoktur. Zira her iki kesim de Sahabe'yi örnek almış, onların birbirlerine karşı davranışlarını İslamî davranış modeli olarak sürdürmüştür.
Önceleri bir kısım Emevi idarecileriyle, ardından Abbasiler'le "bir kısım" Ehl-i Beyt imamları arasında siyasi mülahazalar temelinde cereyan eden anlaşmazlıklar ve o anlaşmazlıkların tetiklediği kanlı hadiseler, Ümmet-i Muhammed'in geneli tarafından tasvip edilmemiş, esefle yâd edilen gelişmeler olarak tarihin sayfaları arasında yer almıştır.
Söz konusu hadiselerin "tarihin sayfaları arasına" terk edilmesi, "unutulması" anlamında değil, onlardan gerekli ders ve ibretin çıkarılması anlamında değerlendirilirse "anlamlı" bir iş yapılmış olur.
Bunun, o kanlı hadiseler sürecinin yaşandığı aşamada bizzat bir kısım Ehl-i Beyt imamları tarafından ortaya konulmuş sağduyulu tavır olarak tebellür ettiğine dikkat edilmelidir. Söz gelimi kardeşi İmam Zeyd Emevi idaresine karşı isyan bayrağını çektiğinde kanlı hadiseler yaşanmış ve yanındaki çok sayıda takipçisi ve akrabasıyla şehadet şerbetini içmişti. Ancak kardeşi Muhammed el-Bâkır farklı bir yol izlemiş ve siyasi idareye karşı ayaklanmak yerine ilmî faaliyet alanına yönelmeyi tercih etmişti. Aynı durum bu iki Ehl-i Beyt imamının oğulları için de aynıyla geçerlidir. İmam Zeyd'in oğlu İmam Yahya, babasının yolundan giderek isyan tavrını devam ettirip, babası gibi şehadet şerbetini içerken, İmam Ca'fer es-Sâdık da babası İmam Muhammed el-Bâkır'ın tavrını devam ettirerek ilmî faaliyetle iştigali devam ettirmiştir.
Sahbe'nin, yani Hz. Ali ve evladıyla diğer sahabîlerin birbirlerine nasıl davrandığını gösteren pek çok örnek arasından sadece bir hususu dikkatinize sunayım: Hz. Ali (r.a); Leylâ en-Nehşelî, es-Sahbâ b. Rebî'a et-Tağlibiyye ve Ümmü'l-Benîn binti'l-Hizâm'dan doğan üç oğlunun adını Ebû Bekr, Ömer ve Osman koymuştur. Hz. Hasan da oğullarından ikisini adını Ebû Bekr ve Ömer koymuştur. Ali Zeynelabidîn ve Musa el-Kâzım da oğullarının adını Ömer; İmam Ca'fer es-Sâdık da kızının adını Aişe koymuştur. İmam Muhammed el-Bâkır'ın annesi Hz. Ebû Bekr'in torunudur.
Bilindiği gibi Şia'nın İmamiyye/İsnâaşeriyye kolu, kendisini İmam Ali Zeynelâbidîn'in iki oğlundan Muhammed el-Bâkır ve onun çocuklarının oluşturduğu silsileye nisbet ederken, Zeydiyye kolu kendisini, yine İmam Ali Zeynelâbidîn'in diğer oğlu İmam Zeyd ve onun
çocuklarıyla refere etmektedir.
İlgi çekici bir diğer husus da İmam Muhammed el-Bâkır ve onun soyundan gelenlerin benimsediği tutum, İmâmiyye/İsnâaşeriyye imamlarının pek çoğu tarafından sürdürülmüş olmasıdır.
Buraya kadar Ehl-i Beyt imamlarının Ehl-i Sünnet'in diğer imamlarıyla ve kesimleriyle ilişkisinin nasıl cereyan ettiğinin kısaca izini sürdük. Elbette meseleyi bir köşe yazısı çerçevesinde bütün boyutlarıyla ortaya koymak mümkün değil.
Konuyla ilgili olarak ağızdan kulağa dolaşan ve zaman içinde "tarihi gerçekler"e dönüşmüş bulunan malumatın, bir kısım hakikatlerin üstünü örtücü bir fonksiyon icra ettiği görmezden gelinmemelidir.
"Bir kısım" Emevi ve Abbasi sultanlarının "bir kısım" Ehl-i Beyt'e reva gördüğü muamelenin adının "zulüm" olduğu açıktır. En az bunun kadar açık bir diğer gerçek de, söz konusu yöneticilerin "zulüm" politikalarından Ehl-i Sünnet'in ileri gelen bir kısım imam ve önderlerinin de nasibini aldığıdır. Problem, tarihin belli dönemlerinde yaşanmış bu kabil hadiselerin genellemeler yapılarak bütün tarihe teşmil ve bir kesimin diğerine karşı bilinçli, sistemli ve sürekli bir düşmanlık beslediği tezinin "hakikat" yerine ikame edilmesiyle ortaya çıkmaktadır.
Bütün bunlar ve yukarıda değinilen meseleler aslına bakılırsa Alevilik'ten önce Şia'nın belli kesimlerinin tezleriyle alakalıdır. Bu şu anlama geliyor. Günümüzde Alevilik, Şia'nın bir kesiminin karakteristik yapısını oluşturan dinî, tarihî ve kültürel paradigmadan farklı bir dinî, tarihî ve kültürel paradigma üzerine oturmaktadır. Ancak İslam tarihinin erken dönemlerinde yaşanmış bir kısın hadiselerin okunmasında Aleviliğin, ağırlıklı olarak Şii tavrın (yine ağırlıklı olarak İmamiyye/İsnâaşeriyye kolunun) paralelinde ve bir kısım Şia'nın argümanlarını paylaşarak tutum belirlediğini görüyoruz. Bu ilginç bir noktadır. Günümüzde İran'a hâkim olan dinî, tarihî ve kültürel durum ile mesela Anadolu Aleviliği arasında yapılacak küçük bir karşılaştırma, aradaki farklılığı daha ilk adımda ortaya koyacaktır. Dolayısıyla burada İran Şiiliğiyle Anadolu Aleviliği arasında "dinî" değil, "tarihî" bir paralellik bulunduğunu söylemek ve fakat uzun yüzyıllar içinde devreye giren siyasî ve kültürel boyutun bu iki kesim arasındaki farkı daha da belirgin kıldığını söylemek gerekiyor.
Şiilik'le Aleviliğin bir kısım tarihî olayların değerlendirilmesinde paralel bir tutum benimsediğini söylemiştim. Meselemizin en hassas noktalarından birisini bu husus oluşturuyor. Bilhassa tarihî hadiseleri değerlendirirken objektif kıstasları daimi surette devrede tutmak, bilahare ortaya çıkabilecek kimi arızalı tutumların önünün daha baştan alınmasını mümkün kılacaktır. Sünnî kesimin bir kısmında Emevi ve Abbasi sultanlarının tamamını tebrie edici bir tutum varsa eğer –ki özellikle halk kesiminde bu tarz-ı telakkiye rastlamak mümkündür–, tarihi arızalı biçimde okumanın doğurduğu bir arızadır bu. Aynı şekilde Aleviler arasında bir kesimin de tarihte Sünniler'in bilinçli ve sistemli bir biçimde Alevilere zulmettiği kanaatini besleyen kimi tarihsel okumalar varsa, bunun da aynı ilmî kıstaslar çerçevesinde tashih edilmesi gerektiği açıktır.
Bu söylediğim hususun en bariz örneklerinden birini, Rıhle dergisinin ilk sayısında yer alan "Sahabe'ye Saygının Aşınması ya da Hakem Olayı'nın Aslı" başlıklı makale oluşturuyor. Tarihî bir hadisenin bir kaynak tarafından aktarılış biçiminin bir-iki kuşak sonra nasıl "hakikat"e dönüştüğünün çarpıcı bir örneğini oluşturuyor bu hadise.
Aynı durum, tarihsel kimi hadiselerin kendi bağlamlarından çıkarılmasında ve tehlikeli genellemelerin temeline yerleştirilmesinde de kendisini göstermektedir. Bilhassa Osmanlı asırlarında yaşanan bir kısım hadiselerin, içinde cereyan ettiği tarihî, siyasî ve sosyal bağlamlardan koparılması suretiyle bir tavrın ideolojileştirilmesi, Alevilikle ilgili güncel problemlerin temelini oluşturmaktadır. Oysa tarihin ambarına inildiğinde benzeri olumsuzlukların, Sünni olduğunu söyleyen bir kısım yöneticiler tarafından Sünni halka uygulanan politikalarda da kendisini gösterdiğine rastlamak pekala mümkündür.
Sonuç olarak hiçbir tarihî hadise, Sünniler'le Aleviler'in bu topraklarda yüzyıllardır bir arada yaşadığı gerçeğinin üstünü örtmeye yetmez. Bu topraklarda farklı dinlere mensup olan unsurların bile bir arada uzun yüzyıllar yaşadığı gerçeği nasıl inkâr edilemez ise, kökleri tarihin bir noktasında buluşan Sünni ve Alevi kabullerin de aynı şekilde bir arada yaşadığı ve yaşamaya devam edeceği bir başka gerçek olarak" inkâr edilemez"dir.
Ebubekir Sifil
Kaynak: Daru'l-Hikme
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






