Hocalarımızdan
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Japonya Notları I: Güneş Ülkesine Yolculuk![]() Asya Felsefeciler Derneği’nin geçen yıl yapılması gereken 5. Uluslararası Konferansı tsunami felaketi nedeniyle ertelenmişti. Eğer ertelenmeseydi de ben Yemen’de bulunduğum için gidemeyecektim. Japonya; "Doğan Güneşin Ülkesi" ziyaret etmek ... |
Üç Kitap, Üç Figür: Mevlana, Şems ve Kimya Hatun
Konya’ya “Din Eğitiminin Teolojik ve Felsefi Temelleri” konulu sempozyuma gidiyorum ve elimde Aşkın Elifçesi var. Mevlana, Şems ve Kimya Hatun’u anlatan Ahmet Ümit’in polisiye-gerilimi metafizikle harmanlayan “Bab-ı Esrar” (Doğan kitap, İstanbul, 2008, 396 s.) ve Saide Kuds’un Kimya Hatun (Sonsuz Kitap, İstanbul, 2009, 328 s.) adlı romanlarını okumuştum. Saide’nin romanı beni germişti, ama Ahmet Ümit’in kitabı, Şems-i Tebrizi cinayetini, din ve inanca dair soruları harmanlayarak, bir otel yangını araştırmacı Kimya Hanım merkezli olarak sorguluyor, onu beğendim gerçektende. Ama bir yazı kaleme almak içimden gelmedi, ta ki Aşkın Elifçesini okuyana kadar. Onu farklı kılan ne diye soracak olursanız, aslında bu da Şems, Mevlana ve Kimya Hatun merkezli bir okuma, ama işte aması var bunun!
Aşk’ın Elifçesi
Aşk’ı gene bir Ankara yolculuğunda okumaya başlamıştım, dolmuşla Hamamönü’nde indim, önce Taceddin Sultan ve yeni misafiri Muhsin Bey’i ziyaret edeyim demiştim. Rahmet indiriyor sürekli, Taceddin, Akif ve Muhsin Bey’in ruh yoldaşlığı, gönül birlikteliğimi dönüştürdüğü öğrenciliğimin o izbe Hamamönü’nü diye düşünmeden edemedim. Evet, madden restorasyon yapılmış ama çevredeki yüzü ve gönlü temiz gençler, manevi düzenleme nereden çıktı, diye sormak abes; “ey mum, sofileri andırırsın pek aşikar/sanırım şu altı huy, sofilerden yadigar/geceleri kalkmak, nur yüzlülük, solgun beniz/gönül yanışı, göz yaşı, uyanık kalp, ey yar!” (Mevlana, Sırların Dili, Ziya Avşar, Kökler, Konya.2007, 498) Ya da; “kaderin üstünde bir kader” var demiş ya Karakoç üstad, orada susmak var.
O zaman karar verdim, nasipse Şems, Mevlana yoldaşlığını anlatan bu kitabı merkeze alarak bir iç söyleşi yapayım, diye. Çünkü yağmur yağıyor ve su birikintilerin bazılarının
üstünden atlayıp, bazılarının içinden geçip, milletin kaçıştığı bir ortamda rahmetle ıslanmayı, içimdeki çocuğun sevinci ve bereketi olarak görmek, bugün nasip oldu. Can yoldaşını bulmak, ruhdaşına kavuşmak belki de bu coşkuyu veren, ya da zahiri ayrılığı hissetmenin hüznü, kim bilir! Nasıl yani diye sormayın! İşte öyle, Şems’i, Tebrizli Kamil’i öldürmekle Mevlana’nın sadece kendilerine kalacağını düşünenler, o katlin bütün dünyaya yönelik bir dirilişin vesilesi olduğunu hiç anlayamadılar ve anlayamayacaklar da, öyle görünüyor. Oysa “Ölüden hiçbir şey olmaz. Diri kimdir, bilir misin? Aşkta doğan kişi” diyor Mevlana (KDH, 2003:171) Ve o vefat ile birden şakımaya başlıyor yüreği!
Bir kişiyi dönüştürmenin bütün evrene yönelik bir proje olduğunu, ister dilenci, ister sarhoş, isterse Çöl Gölü gibi bedeni alabildiğine sömürülen bir kadın olsun, insanı en üstün mikrokozmos değer olarak almanın ne demek olduğunu, bunu temin etmek için ancak kişinin kendi kendini yaratmasından/oluşturmasından geçtiğini anlatan bu romanlardan bahsetmek gerek. Daha doğrusu bu romanlardan hareketle kendimizden, arayışımızdan söz etmek gerek. Yazının başlığı da yaklaşık on gün sonra çarptı beni, çünkü ne mürit ne mürşit olmayı istememek, sadece ve sadece O’nu ve rızasını talep etmesine yoldaşlık eden birini, bir ruhdaşı aramak ve ölmeden önce ölüp, bunu söylemek. Ancak böyle biri mutlak otoritenin hâkim olduğu, hala mitinglerde kalk, otur diye insanların bir robot gibi hareket etmesini isteyen bir yapının dışına çıkabilirdi. Ya da; “hakiki mürşit, kişiyi kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup ona hayran olmaya değil”. Aşk Kitabının 13. Kuralı.(s.119)
“Ne Mürit İsterim Ne de Mürşit” İstememek, Ne Demek?
Büyük bir özgüven ve dahi özgürlük fikrini içselleştirmek demek. Artık, özgürlük; başkalarının etkinliğine içten katılmadır; paylaşılan bir değerdir, heva ve hevesini ilah edinip, doğruları bile bile inkar etmemek, haset ile amelleri yakmamaktır. Haceru’l-esved’in bir yanından tutmayı yeterli görmektir. Yanlışa evet dememektir. Sadece bilmek yetmez; sevgiyle, deneyimle özgürlüğü elde etmek demektir. Hasedin, dedikodunun, iftiranın bumerang gibi dönüp kendini vuracağını bilmek demektir. Mutlak iyi ve mutlak kötü, şeytan ve melek değil insan, onu da değerli kılan bu, tamamlanmamış bir eser olması ve O’ndan bir parça taşımasını unutmamaktır.
Ben artık bu kavgada yokum, erk benim olsun da nasıl olursa olsun, ya ben ya öteki mantığından çıkmaktır, çünkü “esas kirlilik, dışta değil, içte kisvede değil kalptedir. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ başlamış haset ve art niyettir.” (s.146) Onun için ne sen meleksin, ne de karşındaki şeytan; aslında şeytanı insan kendinde aramalı, başkalarında değil. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahlûk değil, bizzat içimizdeki sestir. Onun için “kendini bilen Rabbini bilir” demişler. (s.148) Ya da; “kendini tanı” demiş Sokrates, çünkü sorgulanmayan hayat, yaşanmaya değmez.
Oysa yaptığı haksızlıkları, dedikoduları, iftiraları başkasına yüklemek ve ama.. lı cümlelerle başlamak kolay ve güncel kısmı başarı da sağlıyor, eğer ona başarı denilirse tabi ki. Aslında bu başarı sanılan kendilerini ele vermedir, tıpkı maddi kirlerden daha doğrusu onu tüketen erkeklerin şerrinden arınmak isteyip kılık değiştirerek Hudevandigar’ı, Sultan’ı dinlemeye gidip orda yakalanan Çöl Gülü’nde takınılan tavırlar gibi.
Ne diyorsun hoca, daha kitabın konusunu yazmadın ki? İyi de onun özetini her yerden bulursunuz. Ama haklısınız, üç kitap da üç farklı Şems, Kimya ve Mevlana figürü var, ama tema aynı. Vaaz veren akıl’dan Şiir söyleyen yürek’e dönüşmek, yerel yani Anadolu ve İslam dünyasında meşhur bir âlimken, bütün dünyanın kıyamete kadar haberdar olacağı ve feyz alacağı bir figüre dönüşmekse ana tema, Şafak’ın anlattığı bu kısım önemli. Ama demiştim ben burada sadece ve sadece içsel yolculuğumu arıyorum diye, niye kızıyorsunuz, o zaman okumayı bırakın. Hem, Mesnevi’de de bir hikâyeye başlanır, oradan bambaşka bir konuya geçilir, tam iyi de bu ne şimdi derken, bakarsınız asıl konuya dönmüşüsünüz. Tabii sabredip sonuna kadar okuyan için bu! Hem Aşk Kitabı’nın kurallardan biri de şu değil mi? Hak yolunda yürek işidir, salt akılla olmaz.
Yaklaşık iki yıl önce (30 Ekim 2007) Tebriz’e gitmiştim. Orada El Gölü, Gök Mescid Makberetu’s-şuara, Seyyid Hamza Mescid-i ve kabri, Medrese ve 13. yüzyılda yapıldığı söylenen dünyanın en büyük kapalı çarşılarından olan Tebriz pazarını gezmiştim.(1)
Üstelik de Mevlana Sempozyumu için oradaydım, metnimde kalbin anlaması üzerineydi. (Aşina Dergisi, yıl:10, sayı:26-27: Ankara.2008, s. 115-130) Fakat Mevlana’yı herhangi bir İslam âlimi mertebesinden dünyaya ses ve ışık veren yürek dili ile söyleyene dönüştüren can yoldaşı, ruhdaşının doğum yerindeydim ama hiç farkında olmadan gezdim sokakları. Doğduğu yerde anlayamadım, ama vefat ettiği yerdeyim, şimdi, bu sefer dikkatli ve uyanık olmalıyım soyadım gibi.
8 Mayıs ikindi sonrası Mevlana türbesi civarına gittik sempozyum heyeti ile. Ben doğrudan; “Üstad, seni daha önce çok ziyaret ettim, öylesine, ama şimdi önce ruhdaşına gitmek gerek, yoksa sana saygısızlık olur, ona değil” diyerek koştum. Çünkü kaç kere geldim sana, sürekli bir kalabalık, sürekli resim çekenler, bir müze, bir anıt ziyareti, oysa Tebrizli Kamil kişi küçük bir mescitte yatıyor ve birkaç kişi dışında kimse yok. Sakin, huzurlu ve dingin!
Selam verdim ve oturdum, özür diledim, demek ki bu anmış, gerçek ziyaret dedim. Kusura bakmazsın biliyorum, diyerek bir mushaf aldım ve otomatik olarak 441. sayfayı açtım, nitekim çoğu kez olduğu üzere orada bükülmüş kâğıt var, kolay bulunsun diye. Ama Yasin Suresi yok, Fetih var. İlginç! Bunu okuyayım, çünkü 2006 senesinde başladığım Mevlana ve Mesnevi taraması, Tahran, Tebriz ziyareti ve dahi öncesinde kaç kez Konya ve bu mescidi ziyaret bana bir şey söylememiş. Şimdi konuşabilir belki! Eeee mi, ne eee si? Siz muhterem “okur”, hemen her şeyin sistematik bir şekilde sunulmasını oradan oraya atlamamamı mı istiyorsunuz? Oysa yazının başında söyledim, bu metin güneş gibi doğan Şems merkezli, ne mürit ne de mürşit istemeyenlere yönelik. Tabii bunun riski sürekli bir dedikodu ve iftira, hatta sonu ölüm olabilir, bu zaviye bunun simgesi değil mi zaten.
-Devam Edecek-
Doç. Dr. Mevlüt Uyanık
1- http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=40747&Itemid=28
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






