Hocalarımızdan
İnternetten Alim Çıkar Mı?![]() “İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir.... |
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Salı, 23 Haziran 2009 20:58
Günümüzde -özellikle bir kısım akademik çevrelerde- dinin tecdidi konusunda değişik bir anlayış hüküm sürüyor. Onlar “tecdid” denildiğinde Din’in baştan aşağıya yenilenmesini, yeni ve farklı bir din anlayışının ikame edilmesini anlıyor.
İtikadıyla, ameliyle, Kitap ve Sünnet anlayışıyla tamamen farklı olan bu anlayışın “Selef” konusundaki düşüncesi de farklıdır tabii olarak.
Sahabe çağından itibaren her nesil, sonra gelenlerin dindarlığında, takvasında ve dinî hassasiyetinde önce geçenlere oranla bir azalma ve eksilme olduğunu söyleye gelmiştir. Herhangi bir konuda ideal davranışın ve anlayışın nerede bulunacağı sorusunun cevabı Ümmet-i Muhammed için bellidir: Selef! Kur’an ayetlerini nasıl anlayacağımızdan Sünnet’in sübut ve delaletine kadar herhangi bir meselede tereddüde düştüğümüzde başvuracağımız adres her zaman Selef olmuştur.
Şüphesiz bu durum sebepsiz değildir. Güneşin etrafında elips şeklinde bir yörünge izleyerek dönen dünyamızda, elipsin uzak ucuna vardığında güneşten uzaklaşması sebebiyle sıcaklığın azalması gibi, nurlu Nübüvvet çağından uzaklaştığımızda da ruhumuzda ve manevi dünyamızda güz rüzgârlarının esmesi eşyanın tabiatındandır.
Bunu söylerken elbette berrak Nübüvvet pınarının, kendisinden beslenenlere şu veya bu asırda yaşamalarına göre değişen bir etki yaptığını söylemek istemiyoruz. Söylemek istediğimiz, aradan zaman geçtikçe o pınardan istifade etme kapasitesinin değiştiği ve azaldığıdır. Yoksa kaynak aynı kaynaktır, hidayet aynı hidayettir...
Şam halkı Haccac’ın zulmünü kendisine şikâyet ettiğinde Enes b. Malik r.a. şöyle demişti: “Sabredin! Hiçbir yıl yoktur ki, sonra gelen ondan daha kötü olmasın. Sizler Rabbinize kavuşana kadar böyle devam edip gidecektir. Peygamberiniz s.a.v.’den böyle dinledim.” (Ahmed b. Hanbel, Buharî)
Enes b. Malik r.a.’ın “her gelen yıl, bir öncekini aratacaktır” anlamındaki bu sözü (ki Efendimiz s.a.v.’den işittiğini tasrih etmiştir) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız durumu özetlemektedir.
Tecdid ve Yenilenme
Efendimiz s.a.v.’in, “Allah bu ümmete her yüzyılın başında dinini tecdid edecek kimse(ler) gönderir” buyurduğu malum. (Ebu Davud, el-Hakim, et-Taberânî). Tarih boyunca ulema bu hadisi şöyle anlamıştır: Zaman içinde insanlara arız olan fütur ve gevşeklik sebebiyle dinimizin birtakım hükümlerinin uygulanmasında arızalar oluşacaktır. Müceddidler işte bu tarz arızaları ortadan kaldıracak; dinî şuur ve hükümlere eski canlılığını kazandıracaktır.
Şüphesiz müceddidler bunu yaparken sürekli olarak Selef’i göz önünde bulunduracak, onların anlayış ve uygulamalarını nirengi noktası olarak kabul edecektir. Dolayısıyla herhangi bir durum Selef’in anlayış ve uygulamasına uygun hale getirildiğinde “tecdid” faaliyeti amacına ulaşmış olacaktır.
Günümüzde ise -özellikle bir kısım akademik çevrelerde- daha değişik bir anlayış hüküm sürüyor. Onlar “tecdid” denildiğinde Din’in baştan aşağıya yenilenmesini, yeni ve farklı bir din anlayışının ikame edilmesini anlıyor. İtikadıyla, ameliyle, Kitap ve Sünnet anlayışıyla tamamen farklı olan bu anlayışın “Selef” konusundaki düşüncesi de farklıdır tabii olarak.
“Tecdid”den tamamen farklı olan “yenilenme” anlayışında dinî anlayış, uygulama ve hükümlerin Selef zamanı esas alınarak aslî haline kavuşturulması söz konusu değildir. Burada esas olan, bizatihi Selef’ten gelen dinî anlayış ve uygulamaların değiştirilmesi ve yerlerine yenilerinin ikame edilmesidir.
“Selef’ten tevarüs edilenler değiştirildiğinde yerlerine ne konulacaktır?” sorusu burada önemlidir. Cevabı da şudur: Modern çağın insanı neyi talep ediyorsa o konulacaktır!
İslâmî İlimlerin Yenilenmesi
Kırılma, işte bu noktada vuku bulmaktadır. Modern insanın taleplerinin, Selef’ten devralınan din anlayışına uymayacağı aşikârdır. Zira Selef’ten devralınan anlayışta Din, insanı
“mükellef” bir varlık olarak görmekte ve ona birtakım görev ve sorumluluklar yüklemektedir.
Yüce Kitabımız’da şöyle buyurulur: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular; onu insan yüklendi. O cidden çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab, 72)
Müfessirler, buradaki “emanet”-in, ilâhî sorumluluk, emir, nehiy ve hükümler olduğunu söylemişlerdir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 6/3934). Buradan da anlaşılacağı gibi insan, kendi irade ve tercihiyle “inandım” dediği andan itibaren gönüllü olarak birtakım tekliflerin, mükellefiyetlerin, “külfet”lerin altına girmeyi kabul etmiş olmaktadır. Din bütünüyle bir “teklif”tir ve bu dünyadaki imtihanın esprisi de bu teklif karşısındaki tavrımızda kendisini göstermektedir.
Dinin birtakım emir ve hükümlerini “ağır” bulan, modern dünyaya izah etmekte zorlanan, kınanmaktan ve dışlanmaktan korkan modern müslüman, Selef’ten devralınan anlayışı doğru kabul ettiği sürece bu “ağır” hükümlerden kurtulmanın bir yolunu bulamayacaktır. Oysa onun için tek bir mesele vardır: Modern dünyaya hakim olan ideoloji ve anlayışların itiraz etmeyeceği bir din!
“Yeni bir din anlayışı” ortaya koymanın tek yolu, Din’in kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’in nasıl anlaşılması gerektiği konusunda “yeni bir ilim anlayışı” ortaya koymaktır. Mevcut İslâmî ilimler esas alınarak Kur’an ve Sünnet’e bakıldığında mevcut Din anlayışından başka bir sonuç elde edilemeyeceğine göre, yapılacak iş, İslâmî ilimleri yenilemektir!
-Devam Edecek-
Dr. Ebubekir Sifil
Not: Bu makale daha evvel Semerkand Dergisi’nde neşredilmiştir.
İslami İlimlerde Yenilik Talepleri-II- İçin Tıklayınız| < Önceki | Sonraki > |
|---|






