Hocalarımızdan
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Japonya Notları I: Güneş Ülkesine Yolculuk![]() Asya Felsefeciler Derneği’nin geçen yıl yapılması gereken 5. Uluslararası Konferansı tsunami felaketi nedeniyle ertelenmişti. Eğer ertelenmeseydi de ben Yemen’de bulunduğum için gidemeyecektim. Japonya; "Doğan Güneşin Ülkesi" ziyaret etmek ... |
Temeli Yenilemek
İslâmî ilimlerin temelini teşkil eden usuller/metotlar, mücerret nazarî düşüncelerle/teorilerle masa başında oluşturulmuş değildir. Kur’an ve Sünnet’in nasıl anlaşılacağı meselesi, bizzat Sahabe kuşağının Efendimiz s.a.v.’den alarak geliştirdiği metotlarla ortaya konulmuştur.
Söz gelimi Efendimiz s.a.v. Muaz b. Cebel r.a.’ı Yemen’e kadı olarak gönderirken ona şöyle sormuştu:
– “Önüne bir dava getirildiğinde nasıl hüküm vereceksin?” Muaz r.a.’ın cevabı:
– “Allah’ın Kitabı’yla” şeklinde oldu. Bundan sonra konuşma şu minval üzere cereyan etti:
– “Aradığın meselenin hükmünü Allah’ın Kitabı’nda bulamazsan?”
– “Rasulü’nün Sünneti’ne bakarım.”
– “Orada da bulamazsan?”
– “İşimi eksik bırakmam, reyimle ictihad ederim.”
Bunun üzerine Efendimiz s.a.v. mübarek elini Muaz r.a. Hazretleri’nin göğsüne vurarak, “Rasulullah’ın elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, et-Tirmizî, ed-Dârimî, et-Taberânî)
Bu olay bize şunu anlatır: Herhangi bir meselede hüküm verme mevkiinde olanlar, önce Kur’an-ı Kerim’e bakacak. Aranan hüküm orada bulunamazsa Sünnet-i Seniyye’ye intikal edilecek. Orada da bulunamazsa ictihad edilerek hüküm verilecek.
Muaz b. Cebel r.a.’ın, Efendimiz s.a.v.’i razı eden cevabının, hüküm vermede Efendimiz s.a.v. henüz hayattayken ve fakat O’na sorma imkânı yokken izlenecek yolu anlattığına dikkat edilmelidir. Acaba Efendimiz s.a.v. terk-i dünya ettikten sonra nasıl hareket edilecektir?
Bu sorunun cevabını da Hz. Ömer r.a.’ın vali ve kadılarına gönderdiği talimatlarda buluyoruz: Mesela Kûfe kadısı Şurayh’a gönderdiği talimatnamede şöyle diyor: “Sana bir mesele geldiğinde Allah’ın Kitabı’na bak ve orada bulduğunla hüküm ver. Eğer aradığın hüküm Allah’ın Kitabı’nda yoksa Rasulullah s.a.v.’in Sünneti’ne bak ve onunla hükmet. Şayet sana, hükmü Allah’ın Kitabı’nda ve Rasulü’nün Sünneti’nde bulunmayan bir mesele gelirse, (ictihad ehli) insanların üzerinde birleştiği (başka bir rivayette salih kimselerin verdiği) hükmü esas al...” (en-Nesâî, İbn Ebî Şeybe). Aynı doğrultuda bir ifade, Abdullah b. Mesud r.a.’dan da rivayet edilmiştir. (İbn Ebî Şeybe)
Bu tesbitler, Kur’an ve Sünnet’ten sonra ulemanın icmaının da dinî bir delil ve kaynak olarak kabul edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bütün bunların bir tek amacı vardır: Hayatı Allah Tealâ’nın rızası doğrultusunda yaşamak. Din bize bunu temin etmek için gönderilmiştir ve bu usuller/metotlar de bize bunu temin eder.
Ancak günümüzde Allah Tealâ’-nın rızasını değil, yaşanan hayatı ve hakim değer yargılarını esas alan usul ve metot oluşturma çabaları dikkat çekmektedir.
Yeni Metotların Özelliği
Allah Tealâ’nın rızasının yerine ikame edilen modern değer yargıları ve anlayışlar, bilhassa Batılı hayat tarzını yansıttığı için, İslâm dininin kaynaklarını Batılı hayat tarzı doğrultusunda yeniden yorumlamak gibi garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Burada Batılıların teknolojik, ekonomik, askerî... sahalardaki üstünlükleri karşısında müslüman aydınların ve akademisyenlerin içine düştüğü aşağılık kompleksi en önemli etkendir.
Bize bu üstünlüğün “çalışarak” elde edildiğini söyleyenler, bilerek veya bilmeden hep bir gerçeğin üstünü örttüler: Batılılar bu seviyeyi “sömürgeleştirme” ve “köleleştirme” gibi iki insanlık dışı fiile borçluydu. Evet, Batı dünyası, yüzyıllar süren sömürgeleştirme ve köleleştirme faaliyetleri sayesinde muazzam servetler biriktirmişti. Bize sürekli olarak Batı’yı gösterenler, Batılıların kurduğu gösterişli dünyanın temelindeki kan, gözyaşı ve trajedileri hep gizlediler. Yazımızın asıl konusu olmadığı için sadece değinip geçtiğimiz bu mesele, müstakil kitaplara konu teşkil edecek kadar geniş ve önemlidir.
Batılıların sömürü ve köleleştirme üzerine kurduğu gayri insanî medeniyetin görünen yüzündeki baş döndürücü bilimsel ve teknolojik gelişmeler, görkemli kentler, gelir seviyesi yüksek toplumlar müslüman aydınların aklının ve gönlünün Batıya kaymasına fazlasıyla yetti.
Düşünüp taşındılar ve İslâm Ümmeti’nin kurtuluşunun batılılaşmada olduğuna karar verdiler. Müslümanlar da Batılılar gibi düşünür ve yaşarsa kurtulur diye vehmettiler. İslâmî ilimlerin, Batılı ilim adamı ve düşünürlerin çizdiği istikamet doğr
ultusunda yeniden teşkil edilmesi gerektiği düşüncesiyle, işe en temelden, Fıkıh Usulü ilminden başladılar.
Laik Fıkıh Usulü, İctimâî Kelam İlmi!
Toplumun modernleşmesi/Batılılaşması için Din ve ilim anlayışının da Batılılaşması gerektiği düşüncesinden hareketle, geçtiğimiz yüzyılda Ziya Gökalp bir proje geliştirdi: İctimâî Usul-i Fıkıh! A. Comte ve E. Durkheim gibi Batılı filozofların etkisinde kalarak geliştirdiği bu proje ile Gökalp, Usul-i Fıkıh ilminin, Sosyolojik bir zeminde yeniden inşa edilmesini teklif ediyordu. Bunun anlamı şuydu: Fıkıh toplumu değil, toplum fıkhı belirlemelidir!
Toplum neyi nasıl yapıyorsa, Fıkıh ilmi onu o şekilde kabul ederek İslâmîleştirmelidir anlayışıyla geliştirilen bu proje, Halim Sabit tarafından da ateşli bir şekilde savunulmuştu. (Doç. Dr. Abdülkadir Şener, İctimâî Usul-i Fıkıh Tartışmaları, A.Ü. İlahiyat Fakültesi İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, 5/231 vd)
Toplumsal hayatı “nass” yerine koyan anlayış sadece Usul-i Fıkıh ilmini Sosyal Bilimler temelinde yeniden dizayn etmeye kalkmakla yetinmedi. Bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan M. Şerafeddin (Yaltkaya), İslâm Mecmuası’nda “İctimâî İlm-i Kelam” başlıklı bir seri makale kaleme aldı ve Kelam ilminin toplumun benimsediği hayat tarzı ve değer yargıları esas alınarak yeniden tesis edilmesi gerektiğini söyledi. Cumhuriyet sonrası bu makalelerin bir kısmını, “İctimâî İlm-i Kelam” tabirini kullanmadan Dinî Makalelerim adını verdiği kitapta bir araya getirdi. (Bkz. M. Sait Özervarlı, Kelâmda Yenilik Arayışları, 64)
Mesele burada kalmadı. Fıkıh Usulü’nü toplumsal hayat zemininde inşa etmekle yetinmeyen Batılılaşma yanlıları, “Bu kadar da olmaz” dedirten bir proje geliştirdiler: Laik Fıkıh Usulü!! Altında Hüseyin Naci imzası bulunan bu proje, Din’i Allah’ın muradı istikametinde yaşamanın vasıtası olan Usul-i Fıkıh ilmini lâdinîleştirmek iddiasıyla, diğerlerine rahmet okutacak cinsten bir girişimdi. (Bkz. Sami Erdem, Yeni Usul-i Fıkıh Arayışları Çerçevesinde Bir Metin: Hüseyin Naci ve Lâik Usul-i Fıkıh, Dîvân dergisi, 1997/1, 213 vd. )
Günümüzde Durum
Bütün bunlar, “Kitab’a uymak” yerine “kitabına uydurmak” uğruna girişilen faaliyetler olarak tarih sahnesindeki yerini aldı. Günümüzdeki duruma gelince; tam anlamıyla “dehşet verici” boyutlarda iddia ve yaklaşımlar söz konusu.
Kur’an-ı Kerim’in -hâşâ- Efendimiz s.a.v.’in sözü olduğunu, Efendimiz s.a.v.’in “beşer” olması dolayısıyla hata yapabileceğini, dolayısıyla Kur’an’da hatalar bulunduğunu söyleyenlerden, Kur’an ve Sünnet’in sadece Efendimiz s.a.v.’in hayatı boyunca geçerli olduğunu, O’ndan sonraki kuşaklar için ise bağlayıcılık değerinin bulunmadığını, sadece “örnek” olabileceğini ileri sürenlere kadar bir dizi patolojik durumla karşı karşıyayız. Mezhepler, alimler, kaynaklar ve hatta Kur’an ve Sünnet tamamen “devre dışı” bırakılmış durumda. Geçmişte sünnîsiyle bid’îsiyle hiçbir itikadî mezhep mensubunun söylemediği şeyleri söyleyenler medyada, basın-yayın dünyasında arz-ı endam ediyor, Allah’ın Kelamı’nı kendi heva ve hevesleri doğrultusunda yorumlamak amacıyla kaleme alınmış çeşit çeşit Kur’an mealleri kitapçı raflarını, evlerimizdeki kütüphaneleri süslüyor.
İnsanlar, Kur’an’ı hakkıyla anlayabilmek için sahip olunması gereken alt yapıyı ve ilimleri hatırlamıyor bile! Eline bir meal alan “ben böyle anlıyorum” diyerek Kur’an’ı kendi görüşüyle tefsir ediyor, ahkâm kesiyor.
Bu manzara karşısında geçmiş ulemamızın kendi dönemleri için kaleme aldığı, “bidatlerden sakındırma” kitaplarını hatırlamamak mümkün değil. Kur’an ve Sünnet’in hayata hakim olduğu dönemlerde bu eserleri kaleme alanlar acaba bugünü müşahede etselerdi ne derlerdi?!
Ebubekir Sifil
Not: Bu makale daha önce Semerkand Dergisi’nde yayımlanmıştır.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






