Hocalarımızdan

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Japonya Notları I: Güneş Ülkesine Yolculuk

News image

Asya Felsefeciler Derneği’nin geçen yıl yapılması gereken 5. Uluslararası Konferansı tsunami felaketi nedeniyle ertelenmişti. Eğer ertelenmeseydi de ben Yemen’de bulunduğum için gidemeyecektim. Japonya; "Doğan Güneşin Ülkesi" ziyaret etmek ...

Esintiler - Esâtiz

Ne_Mrit_sterim_Ne_de_MritFetih” Bitti!

Hucurat Suresi’ne devam edeyim dedim ve dondum, niye diye sormazsınız sanırım. Malumunuz yalan, dolan, iftira ve zan ile uğraşmamızı söylüyor burada.

 

Bunun ölü eti yemek ile eşdeğer olduğunu belirtiyor (Hucurat, 49/12).  Öyleyseü niye öldürüp kuyuya attılar Mevlana’nın güneşini, deyip mushafın ön kapağını açtım, ne göreyim, Mekke’de basılmış, Hz. Osman hattı ile yazıldığı söyleniyor. Sayfa farklılıkları bundan dolayı imiş! Sahi Hz. Osman’ı da iftira ve dedikoduyla yok etmemişler miydi? Onu öldürenler arasında Hz. Ebu Bekir’in oğlu, Şemsi öldürenlerin arasında da Mevlana’nın oğlu Alâeddin yok muydu? Tamam, belki onlar bıçak saplamamışlardır ama içlerinde vardı, yani bu nasıl bir dünyadır, nasıl bir insanlık, pardon nasıl bir din anlayışıdır? İyi ki ahiret var, demekten başka bir şey gelmiyor elimden! Buna da gönlüm elvermiyor ey Şems dedim. Bir şey değişmemiş yöntemlerde diyeceğim ama sizleri katledenlerin, iftira ve dedikodu, zan, yalan ve dolanla uğraşanların şimdi esamesi okumuyor ama sizlerin ziyasını hiç söndürmüyor Rabbim. “Hiçbir yük sahibi, diğerinin yükünü asla yüklenmiyor” (K.K.6/264;17/15;35/18) ve gerçeğin er geç gün yüzüne çıkmak bir özelliği var.  “Tek bir şahıs hakkında konuşulan bir kötü kelime, zan, yalan, iftira döner dolaşır, sahibine misliyle geri gelir. Hem de hiç ummadığı bir anda ve ummadı bir yerden” (s.278). Onun için sürekli başkalarının senin hakkında ne düşündüğüne kafa yorarsan, o kadar başkasının tenkit ve dedikodularına takılırsın, orada kalırsın (s.120).  Sürekli muhbir peşinde ola ola, kim ne diyor, ne yapıyor, benim hakkımda ne düşünüyor diye diye, bir bakarsın kendin muhbir olmuş gitmişsin ey her şeyi bildiğini sanan, kürsülerde vaazlar veren hoca!

Şimdi diyeceksin ki, sıkma canını, “Kötülüğe kötülük her kişinin, kötülüğe iyilikle cevap vermek er kişinin haddidir.” “İyilik ederseniz o iyiliği kendinize etmiş olursunuz; kötülük ederseniz de, o kötülüğü yine kendinize etmiş olursunuz” (K.K.17/7). Eyvallah, tamam, okuyayım yirmi dördüncü kuralı. “Madem insan eşref-i mahlûkattır, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. Yoksul düşse, iftiraya uğrasa bile başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaya devam etmelidir” (s.229).  Ardından yirmi beşinci kuralı unutma, yoksa? Önce kural: Dünya dağ gibidir, nasıl seslenirsen öyle cevap verir. Hayır söyle, güzel ve hayır yankılansın. Kötü konuşana aynen cevap verme, iyi konuş, sen gönlünü değiştir, dünya değişir (s.260). Ya da; “ham, hiçbir pişkin ve olgun kişinin halini anlayamaz, öyleyse sözü kısa kesmek gerek, vesselam”. Nasılsa bunlar masal, hikâye, roman, ne alakası var gerçek âlemle diyecekler. Evet, “Bu kitap (Mesnevi) masal diyene masaldır, fakat bu kitap da halini gören, bunun vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir” (Konya’da Düşünce ve Hayat, Konya.2003; 185, 202).

Ah, Mine’l-Aşk

Böyle yap diyorsan, âşık dışlanır ama dışlamaz, incinir ama incitmez. Âşık olanın yüreği bir kadife keseye dönüşür. Şeriattaki “seninki senin, benimki de benim”, Tarikattaki, “seninki senin, benimki de senin”; Marifetteki “ne benimki var ne de seninki” aşamalarından Hakikatteki, “ne sen varsın ne de ben” aşamasına geçmek gerekir. Ne cehennem korkusu, ne de cennet vaadi var, sadece ve sadece O ve O’nun aşkı.  “Yare kavuştunsa cennettir, bahçeli bağlı/ayrı düştünse cehennemdir, ateşli dağlı!/Cihanda örtülü kalmış, kadim bir sırdır aşk/örtülen, örteni açar, oyun buna bağlı” (Sırların Dili, s.95). O halde çıkarsız sevgi, cennettir işte. Hemen burada ve şimdi!

Yoksa ne mi olur? Ne zaman birbirimizle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehennemdeyiz”, yirmi beşinci kural (s.203). Hayyam’ın dediği gibi, “Varlığın sırları saklıdır, benden/Bir düğüm ki, ne sen çözebilirsin ne ben/Bizimki perde arkası dedikodu/Bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne de ben” beytini çıkardım hemen cüzdanımdan ve okudum oracıkta.

“Benden şair olmaz, zaten şiir de sevmem” diyor ya Mevlana, (s.232) aynen öyle, buna katılıyorum, ama nasıl onun üzerine Şems/güneş doğdu ve dünyanın en büyük şairi, yüreğiyle konuşan kişisi oldu, ben de onları takip eder, yazdıklarını “okur”um. Yani kıskandığım için söylemiyorum, şiir bana göre bir araç Hudevandigar’da! Üstelik mürit olmadan, ruhdaş olmaya çalışarak, çok mu iddialı oldu, biraz öyle galiba! Zaten Mevlevilik dediğiniz Hazretin Hakk’a yürümesinden sonra Halifesi Hüsameddin Çelebi tarafından kurumsallaşmadı mı? Ya da Yeniçeri-Bektaşi yapısına hadi alternatif olarak diyelim, Mevlevilik resmi söylemce önemli oranda desteklenmedi mi? (KDH, 2003: 80, 164-166, 208) Bunlar, bu yazıya ters, Ne Mürit isterim Ne Mürşit başlığına yani. Bendeniz sadece Şems’in gezdiği mekânları arıyorum, o ruhdaşlığı, can yoldaşlığını anlamaya çalışıyorum, bana müsaade deyip çıktım Şemsin yanından.

Hızlıca Türbe yakınındaki Mevlevi sofrasına ulaşıyorum, orada hoca arkadaşlar. Yemekten sonra onlar şark köşesine çekiliyorlar, Muhittin, Kamil, Muhammed, Sadettin, Nurullah beylerle birlikte dışarıda kaldık, Mevlana türbesinin hemen yanı başında. Işıklar altında gece bir başka muhteşem gözüküyor, gül bahçesi içinde gezindiklerini düşündüm, oradaki sohbetleri, burayı esas evi varsayarak.

Oradaki dostlara, Şems ve Mevlana ilişkisini sordum. Biri akademik bir makaleden hareketle, onun Moğol ajanı olabileceğini söylemesin mi! Yahu Mikail Bayram hoca bunu Mevlana için söylemiyor mu, deyince, yok bu farklı, direnişi kırmak için Mevlana’nın bu tür bir söyleme sahip olmasını temin eden Şems diye cevap verdi. Ahiler Moğollara direniyor, Mevlana’nın Şems ile tanıştıktan sonraki söylemi, psikolojik olarak direnişi baltalıyor, Ahiler bundan rahatsız, hatta oğlu Alâeddini yanlarına çekiyor, deyince, akıl-yürek ikilemi bir kez daha aklıma geldi, zaten konu da değişti. Gerçekten de öyle, ah mine’l aşk, sen nelere kadirsin, yokluğunda… “Ne kadar kırsa yaralasa da insanı, Hakikat ehline gonca gül gibi gelir dedikodu taşları!” (s.280) Varsayalım öyle, niye o zaman ibn Ahi Türk nam lakaplı Hüsameddin Çelebi’yi daha sağlığında halife yapar? (R.Öngören, Mevlana, TDV, İA,29/444) Birazcık izan, lütfen!

İki Denizin Birleştiği Yer

9 Mayıs sabahı millet sempozyuma başladı, ben atladım minibüse şehir merkezine gittim. Baktım Mevlana’nın türbesine girmek mümkün değil, yerli turistler, tamamına yakını da bayan. Şems’in Mevlana ile ilk buluştuğu yeri (el-Melce el-Bahreyn) aramadan önce, ara sokakları gezeyim, buralarda dolaştıklarını düşünerek, diye yürümeye başladım. Hemen karşıma Piri Mehmed Paşa medresesi ve camii çıktı. Veziri azam tarafından yaptırılmış (1523) ama bir o kadar sade, mütevazı, huzur ve dinginlik veren bir mekân. Mescidi selamladıktan sonra, Ahmed Efendi Hamamı ve Çarşısı var karşıda, oradan geçtim, hemen karşımda Aziziye Ne_Mrit_sterim_Ne_de_Mritcamii. Öbürünün tersine ihtişamlı, ama bir o kadar da bir uyum söz konusu. Kesrette vahdet; doğu, Selçuklu ve rokoko tarzlarının bileşkesi. Pencereleri kapıdan büyük, direksiz ve apaydınlık bir camii. Burayı önceden de severdim farklı duruşu ile.

Oradan buluşma yerlerini aramaya çıktım ve İplikçi camiine gittim,  çünkü meşhur kütüphanede çalışırmış Mevlana. Cami ile şimdiki dergâh arasında yürüyorum, soruyorum oradaki esnafa, burada mı buluşmuşlar diye. Tık yok. Sarraflar yer altı çarşısına iniyorum, onlara soruyorum yok, bir şey, burada tünel gibi bir şey var mı, buradan Alâeddin camine gidermiş, kış günlerinde diyorum, öyle bir şey duymadık diyorlar. Oysa çarşı Mevlana’nın dizelerini anlatan flamalarla dolu.

Birden aklıma geldi, bu yol olma ihtimali zayıf, çünkü Şems Mevlana’nın yanında kalıyor ve orada katlediliyor, cesedi kuyuya atılıyor, şimdiki türbe ve mescidin olduğu yere yani. O zaman Şerafeddin Cami önlerinde bir yerlerde olması gerek ilk buluşma yeri, o ruhu burada yakalamaya çalışmak gerek diyorum kendime. Önce camiye gireyim dedim, içerisi kadın dolu, bir kısmı kenarda namaz kılıyor, hemen çıktım. Şems’e bir kez daha selam vereyim dedim, içeri girmek mümkün değil, hanımlar sırada. Ben de Şerefaddin Camii ile Şems’in türbesi arasındaki banklarda oturdum bir süre, nasıl buluştuklarını hayal ederek, iyi ki dün genişçe ziyaret edip, hasbıhal etmişim diye de sevinerek.

Çöl Gülü

Oradan bu kez vaaz ettiğini mekâna, Alâeddin Camii’ne yürüdüm. Çöl Gülünü nasıl dışarı attıklarını hayal etmek için, bu roman tabiî ki, unuttum sanıyordunuz değil mi, Çöl gülünü anlatmayı, yok anlatacağım, önemli bence. Gittim ama hayal etmenin imkânı yok, çünkü o muhteşem yapıya bir girdim, tamamına yakın hanım ziyaretçilerle dolu. Yaşlı sakallı bir amca, ayakkabılarınızı şuralara bırakın da girin, demekten anası ağlamış vaziyette. Ona tüneli soruyorum, “valla imam tünelin olduğunu söylüyor” diyebildi sadece.

Gezmeye başladım mescidi, gidenler bilir, dikdörtgen uzun ve sütunlar üzerine sade bir camii. İplikçi cami de öyle biliyorsunuz. Niye mi, çünkü ilk saf önemli ve namazda mümkün olduğunca çok insan ilk safta dursun diye.  Bu bilincin, nezaket ve nezahete dönüşmüş ölçüsüne, mimariye yansımasına bakar mısınız! Ama huzur ve dinginlik var mı, maalesef. Birkaç erkek mihraba yakın bir yerde namaz kılıyorlar, tahiyyatu’l mescid galiba. Ama hemen yanında tesettürlü bir hanım fotomodel havasında resim çektiriyor.

Çöl Gölü, bak senin kovulduğun mekân, şimdi hanımlarla dolu! Erkekler yaka paça çıkarıyorlar Çöl Gülü’nü, “kerhanede çalışanın burada ne işi var, üstelik erkek kılığında diyerek”, linç edecekler. Şems kurtarıyor ellerinden, “şimdi siz, karar verin, bu kadını hor mu, yoksa hoş mu görüyorsunuz diyerek. Allah’ı gerçekten zikr eden, onun dışındaki her şeyi unutur, bırakır. Siz bugün aslında bu kadını değil, kendinizi ele verdiniz. Onu yakalayarak aklınızın zikirde değil, oynaşta olduğunu gösterdiniz” demesi ya da Elifçe söylenmesi çok hoştu (s.163). Aslında ilahiyat alanında yazılmış yazıları bir de bu gözden incelemek gerek, eminim çok ilginç metinler çıkar, bilinçaltlarını ele veren!

İnsan kendinde olmayandan çok bahsedermiş ya, şu dünya da Sarhoş Süleyman, Çöl Gülü ya da Dilenci Hasan gibi horlanıp dışlanan insanlar mı gerçekte, yoksa iffetli geçinenler mi onlar üzerinden kendilerini dışlayanlar, gerçekten merak ediyorum (s.178-183). Kuralların olması, bunu başkalarını dışlamak maksadıyla yargılamak için kullanmak anlamına gelmiyor. Kendi doğrularını putlaştırmak bu aslında, inançla büyüklük taslama ya da, oysa inançla büyük olmaya çalışmak esastır (s.305). Çalkantılı ve girdaplı suda debelenmeyi bırakıp, kendini suya bırakacak bir teslimiyet gerek. Bu ne zayıflık ne de pasifliktir, tersine güçlü olmayı gerektiren bir tutumdur.  Aşk Kitabının otuz dördüncü kuralıdır bu (s.357).

Doç. Dr. Mevlüt Uyanık

(Devam Edecek)


Ne Mürit İsterim Ne Mürşit -I İçin Tıklayın..

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #1 2009-09-11 02:51
yazınızı zevkle okudum hocam..
devamını merakla bekliyorum..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile