Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

m.bedirEdward Said şarkiyatçılık adını verdiği olguyu çeşitli açılardan farklı şekillerde tanımlasa da o şarkiyatçılık derken kabaca batılı zihnin doğu ama özellikle İslâmî doğuya ilişkin her türlü değerlendirmesinde sadece kendisini önemseyen ve ötekini itibara almayan bir bakış açısına sahip olduğuna dikkat çekmek istemişti.

Kuşkusuz, buradaki seçkin topluluk şarkiyatçılığın farklı bağlamlarda nasıl tezahür ettiğine dair değerli gözlemlerini dile getirmiş ve getirmeye devam ediyorlar.

Bense şarkiyatçı bakış açısının din araştırmaları çerçevesinde Türk ve Müslüman ilim adamlarındaki yansıma biçimlerine bakacağım. Burada benim yapmak istediğim şey, Said'in oryantalizmin sonlarına doğru dile getirdiği doğuluların kendi şartlarını oluşturmaları, bir nevi "orientalizing the Orient" adını verdiği olgudur. Bu olguyu anlayabilmek için önce Türkiye'deki din araştırmalarının tarihine kısa bir yolculuk yapacağım.

XIX. Yüzyılın ilk yarısında güçlü, işlerliği olan ve somut meyvelerini hayatın her safhasında gördüğümüz batılı birlik aidiyeti karşısında, aynı sonuçları doğurmayan  ve hatta tam tersine ve bu yeni hayata ve sosyal şartlara dair söylediklerinin tümü, geri ve işe yaramaz görünen geleneksel medrese bilgisinin pek fazla bir şansı olmayacağı açıktır. Nitekim Osmanlı İslam coğrafyasında aydınların başlangıçta tamamen pragmatik kaygılarla medrese yanında mektebi devreye sokmaları bu olguyu çok çabuk fark ettiklerinin bir göstergesidir. Ancak bir süre sonra mektep, üzerinde yeşerdiği felsefî, düşünsel arka planla birlikte kendisini dayattıkça ve etkinlik alanını genişlettikçe İslam toplumlarında medrese ve çevresinde oluşan geleneksel düşünce ve bilgiler, aydınların ve elitin gözünde hızla değer kaybedecektir. Belki de bu sürecin çok hızlı ilerlemesi medresenin ve Müslüman aydınların geleneksel bilgi ve düşünce alanını dönüştürmelerine fırsat bırakmamıştı.

XX. yüzyılda İslâm dünyasındaki ve Türkiye'deki reformlarda medreseye alternatif mektep kurumları içinde medresenin dinî ilimler alanındaki yerine denk gelmek üzere ilahiyat fakültesi kuruldu. Türkiye açısından 1950'lerde, kapsamlı olarak 1982 YÖK yasasıyla ilahiyat eğitimi alanı üniversite içinde yeniden kurgulanmaya ve kurulmaya başladı.

Ankara İlahiyat istisna edilirse İslâmî ilimler, üniversite araştırma platformuna son 25 yıl içinde kavuşmuştur ve bunun da ne kadar üniversal olduğu tartışmalıdır.

Şarkiyatçılar XIX. yüzyılın ortalarından itibaren yoğun bir biçimde İslam ülkelerinde araştırmalara başladılar ve batılı bilgi yöntemleri kullanmak suretiyle İslam hakkında "evrensel" "yeni batılı bilgileri" oluşturdular. Üniversite sistemi içindeki kompartımanlardan biri olan şarkiyat alanı, yeni şartlara uygun sosyal ve beşeri ilimler alanında geliştirilen bu yeni bakış açılarını ve yöntemlerini de bir şekilde kullandılar.

XIX. yüzyılın akademik araştırmalarında baskın olan filolojik tahlilleri mesela, İslam kültürünü anlamak için kullandılar. Ya da kitab-ı mukaddes eleştirileri sahasında ortaya konulan kazanımları İslâm’ın ilk dönem tarihine uyguladılar. Renan'ın, Wellhausen'in, Goldziher'in İslam hakkında yaptıkları araştırmalar bu sebeple kendi içinde büyüdükleri akademik dünyanın izlerini de bir şekilde taşıdılar. Örneğin Renan kişisel ilmî deneyiminin bir neticesi olarak sâmî kültürün ürünü olan her şeye düşmanlığını, yeni filolojik bilimsel bakış açısıyla temellendirmeye girişmiş ve sâmî dinlerin ortaçağlarda gelim.bedirştirdikleri düşüncelerin, ilkel olduğunu ve terk edilmesi gerektiğini savunuyordu. Wellhausen kitab-ı mukaddes  eleştirilerindeki başarısını İslâm’ın ilk dönemine uyguluyordu. Goldziher, reformist Yahudiliğin öncüsü Abraham Geiger 'in etkisi altında selefî bir tarzda İslâm'ın köklerini aramak istemişti.

Bu bağlamda din araştırmalarında dinin kurucu tarihsel figürlerinin ilk dönemlerini dinin tarihsel olarak içine girdiği kurumsal yapı ve fikirlerden ayırmak modaydı. XX. Yüzyıla geldiğimizde Joseph Schacht, Max Weber'le kişisel ve düşünsel yakınlığı sayesinde Weberien yöntemleri İslâm kültürüne uygulamıştı. Aynı şekilde Hudson'ın 1950 sonrasında dünya tarihine Avrupa merkezli bir bakışın hâkim olduğu eleştirileri karşısında İslâm tarihini dünya tarihine eklemlemeye girişecekti.

Bütün bu örneklerde benim dikkat çekmek istediğim husus şarkiyatçıların İslâm araştırmalarında işleyen yeni akademik bakış açısının araçlarını bir şekilde kullandıkları ve bu sayede İslâm hakkında kendi modern şartlarının ve anlayışlarının ürünü olan ve geleneksel Müslüman bilgi anlayışları ve bakış açılarınca sorulmayan soruları sorduklarına dikkat çekmektir. Bu soru ve cevapların modern karakteri, yani batılı ve batılılaştırılmış güncel beklentilere uygunluğu onları doğal bir cazibe merkezi yapmıştı. Buna karşılık medrese çevresinde hâkim olan geleneksel bakış açısı, sorular ve cevaplar hâl-i hazır dünyanın gündeminden uzak olduğu için dikkate değer bulunmuyordu. Bu şartlar altında Osmanlı ve diğer Müslüman ülkelerde yapılan üniversite ve diğer eğitim reformlarının temelinde, bu yeni şartlara uygun eğitim kurumları kurmak olduğu için medresenin ve geleneksel olanın dikkate alınmaması adetâ doğal bir sonuç olarak ortaya çıktı. Çünkü artık geleneksel eğitim sisteminin tüm alanları yenileriyle değiştiriliyordu. Üniversite projesi daha XIX. yüzyılın sonlarında medreseyi ikâme edecek kapsamlı bir proje olarak tasarlanmış ve din önce ulûm-i şerîyye adıyla tasarıda yer almıştı. Ancak bunun tam olarak hayata geçirilmesi 1925'te ilâhiyat fakültesinin kurulmasıyla olmuştur.

İlâhiyat fakültesini kuranlar uzun zamandan beri eleştirilen medresî geleneksel bilgi anlayışı ve yöntemlerini, yeni batılı bilgi anlayışıyla değiştirmeyi hedeflemekte ve dönemin pozitivist atmosferi altında, Avrupa üniversitelerinde geliştirilen bilimsel yöntemlerle dini bilimsel bir temele oturtmayı amaçlıyorlardı. Örneğin 1920 eğitim reformu üzerinde etkili olan isimlerden İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu bu amacı biraz da esefle 1949'daki Ankara İlahiyat Fakültesi'nin kuruluşu sırasında meclis kürsüsünden dile getirecektir.

Bin yıldan fazla bir zamanda takip edilen geleneksel medresî bilgi anlayışının ürettiği malzemenin, şimdi yeni bir platformda yani üniversitede yeniden üretilmesidir istenen. Aslında bu amaç sadece batıcıların değil hemen hemen İslamcı, batıcı ve Türkçü aydınların tamamının dile getirdiği bir şeydir. Belki İslamcılar medresenin kapısına kilit vurulmasını istememiş olabilirler ama onlar da medresedeki geleneksel bilgi anlayışının, dönemin moda tabiriyle skolastik anlayışın terk edilmesini ve yerine daha rasyonel ve bilimsel bir bilgi anlayışı konmasını istiyorlardı. İşte bu nokta, bugün konumuz olan oryantalizm, din araştırmalarının Türkiye konusunda yapacağım gözlemlerin temelini oluşturacaktır.

Dr. Murteza Bedir

Kaynak: Daru’l-Hikme

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile