Hocalarımızdan

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Japonya Notları I: Güneş Ülkesine Yolculuk

News image

Asya Felsefeciler Derneği’nin geçen yıl yapılması gereken 5. Uluslararası Konferansı tsunami felaketi nedeniyle ertelenmişti. Eğer ertelenmeseydi de ben Yemen’de bulunduğum için gidemeyecektim. Japonya; "Doğan Güneşin Ülkesi" ziyaret etmek ...

Esintiler - Esâtiz

bediuzzaman1Üstad Bediüzzaman Said Nursî merhum, hem yaşadığı dönemde hem de irtihâlinden sonra eserleri ve mücadelesiyle iz bırakmış, mesajıyla geniş kitlelere ulaşmış ve yön vermiş bir âlim… İmana yaptığı vurgu ve devrinde zuhur eden lâdinî akımlara karşı verdiği dâsitânî mücâhede, onu seven, sevmeyen hemen herkesin hakkını teslim ettiği hususlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bugün duruşunu onunla refere eden büyük bir cemaati tahrip ve tahkir için, eserlerinde geçmeyen ve kendisinden sâdır olmamış yaklaşımları ona izâfe eden hased ehlinin dermeyân ettiği iftiralar, [1] nezdimizde saded haricidir; bunları muhatap almak hakikati rencide eder.

Ancak mezkûr zümre dışında yer alan sâir müslümanlar ile hizmet üslûb ve usûlünü Bediüzzaman’a referansla ifadelendiren kesimlerin, âdetâ “Hangi Bediüzzaman?” sorusunu sorduracak kertede bir yorum farklılığı içinde olması, üzerinde durulması gereken hususlar bulunduğunu âşikâr kılıyor.

Ondansu katılmamış bir demokratkimliği devşirenlerin, maddeten terakkiyi öne çıkardığını savunanların, Ehl-i Kitâb’a bakışında yer yer Ehl-i Sünnet’in temel itikâdî umdelerini zorlayan açıklamaları olduğunu iddia edenlerin, Risale-i Nur’ların kalbe gelen mânâlarla (sünuhat) ilhâmen yazdırıldığı söyleminden huylananların, maddî cihadı devre dışı bırakacak ölçüde mânevî cihada vurgu yaptığını iddia edenlerin de aralarında olduğu, onlarca farklı Bediüzzaman yorumu, algısı ve yaklaşımı ile yüz yüzeyiz.

Elbette andığımız bu hususların tümünü ele almak ve uzun boylu tartışmak, bu yazının hacmini oldukça aşan genişlikte bir muhtevaya tekabül edecektir.

Bizim bu yazıda yapmaya çalışacağımız şey, belli üç alt başlık (terakki, ehl-i necat ve Ermeniler özelinde gayr-ı müslimlerle münasebetler) üzerinden giderek, bazı yanlış anlaşılma ve değerlendirmeleri izâle etmeye çalışmak, bunun yanında Bediüzzaman’ın, ömrü küfrün belini kırma mücadelesiyle geçmiş bir ‘Ehl-i Sünnet âlimi’ olduğunu izaha gayret etmek olacaktır.

Terakkiye, Batı uygarlığına ve modern tasalluta bakışı

Yaşadığımız zamanlar, insanlığa kan ve gözyaşı armağan eden eli kanlı bir uygarlığın, temel prensiplerini evrensel değerler olarak beşeriyete dayattığı meş’um bir devir olarak hatırlanacak.

Bu uğursuz vetirede en can yakıcı olan nokta, müslümanların mezkûr dayatmaya, kendi öz değerlerini sorgulayarak mukabelede bulunuyor olmaları…

Teknolojik atılım ve sanayi devrimi gibi maddeten kalkınmaya zemin oluşturan olgulara hayret ve hayranlıkla bakan kimi müslüman aydınlar, zâhirî geri kalmışlığımızı din algımıza fatura eden bir tutumu sahiplenmişlerdi.

Bu göz kamaştırıcı terakkiyi yok sayamayan ancak müslüman kimliğinden de ödün vermek istemeyen kimileri de, tanık oldukları bu maddî gelişimi, kendi değerlerimizle harmanlayıp bir ‘İslâmî terakki’ formülü arayışı içine girdiler.

Çok geçmeden, “Batı’nın ilmini alıp, mâneviyatına sırt çevirelim” yargısında ifade bulan naif bir seçmecilik, müslüman entelektüeller arasında mütedâvil hâle geldi.

Fakat tarihî akış ve yaşanan tecrübeler gösterdi ki, hiçbir medeniyet tasavvuru, parçalara bölünerek transfer edilemiyor, hepsi kendisini bir bütün olarak taliplilerine sunuyordu.

Teknolojiyi, maddî kalkınmayı salt nimet olarak algılayanlar, beşeriyetin ve tabiatın hâlihazırdaki yozlaşmasına baktıklarında, Batı’nın sadece ilminin değil, dünya görüşünün de içimizde uç verdiğini acıyla fark ettiler.

Batılılar gibi teknolojiden istifade ediyorduk ama hayatı da bir Batılı gibi okumaya başlamıştık.

Batılı pişdarlarımız gibi koca koca binalar yapıyorduk ama tıpkı onlar gibi biz de tabiatı yağmalar hâle gelmiştik.

Aşkın/Müteal olanla bağımız kopmuştu.

Peki, ne yapmalıydı?

Maddeten terakkiye nasıl bakmalıydı?

Bediüzzaman’ın bu husustaki yaklaşımı neydi?

İlk dile getirilmesi gereken husus, bu meselenin, Eski Said’den Yeni Said’e uzanan, mâlûm fikrî istihâlenin bir ayağı olduğu realitesidir.

Mesela ilk dönem eserlerinden Muhâkemat’ta Üstad’ın i’lâ-yı kelimetullahı maddeten terakkiyle ilintilendiren şu ifadeleri yer alır:

“Bu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olan i’lâ-yı kelimetullah, İslâmiyetin emriyle ve zamanın ilcââtıyla ve fakr-ı şedidin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye’sin ölmesiyle hayat bulan ümit ile mücehhez olan arzu-yu medeniyet ve meyl-i teceddüttür.” [2]

Fakat aynı Bediüzzaman, aradan yaklaşık 22 yıl geçtiğinde mevzu ile ilgili şu kanaatleri serdeder:

“Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebirle sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazılarının dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm-i usulde "Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı hayatı var" diye usul-i şeriatın bir düsturudur. Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür; fakat fâsık merdûdü’ş-şehadettir. Çünkü haindir.

“Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye davet eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun. Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.
Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim’siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, katiyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.

İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.” [3]

Bu ifadelerde dikkati çeken bazı noktalar var.

Evvelâ, mürtedin hakk-ı hayatı olmadığına dair hükmü, Üstad’ın hiçbir şek ve şüpheye mahal vermeyecek netlikte ifade ettiğini görüyoruz.

Daha dikkat çekici olan ise, “Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür” cümlesi…

“Ehl-i zimmeden olan kâfir” terkibi, Üstad’ın hangi inanç pozisyonunu küfür dairesi içinde gördüğü noktasında önemli ipuçları veriyor.

Terakki ve ‘mimsiz’ medeniyet bağlamındaki yaklaşıma gelince, bu satırlar, müslümanları bugün anladığımız mânâda Batı’nın ilerlemeci mantalitesine çağıran fikriyata ciddi bir ihtar olarak okunmalıdır.

Eski Said döneminde siyaset dairesiyle üst derecede meşgul ve meşbû olan Bediüzzaman, yine İslâm’ın ikbâlini, maddî terakkiye vâbeste addeden bir zihnî pozisyonu da sahipleniyordu.

Fakat aradan geçen uzun yılların, Üstad’ın bu terakki ve ‘medeniyet’ vurgusunun yol açtığı buhranlara tanıklık ettiği yıllar olduğunu biliyoruz.

Aklı gözüne inmiş maddeci Batı kalkınmacılığı, sömürgeci ve istismarcı tasallutuyla milyonlarca insanın hayatına mâl olan iki büyük harbe dâyelik yapmıştı.

Üstad Bediüzzaman, bu acı bilânçonun canlı şâhidi olarak, ‘mimsiz’ dediği medeniyeti tenkid ediyor.bediuzzaman2

Ayrıca burada benim altını özellikle çizdiğim çok hayâtî bir bakış açısını da öne çıkarıyor …

Müslümanların zâhirî geri kalmışlığını din algımıza fatura eden yerli müsteşriklere bir şamar vuruyor.

“Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.” cümleleri, Avrupa kâfir zâlimleri ile Asya münafıklarının uhdesinde seyreden küresel sömürü düzeninin, beşeriyetin kahir ekseriyetini yokluk ve fakr-u zarûrete mahkûm ettiğini, meselenin bizim mâneviyâtımızda mündemiç zühd, verâ, kanaat gibi ulvî hasletlerden değil, bu meş’um medeniyet algısı ve uygulamasından kaynaklandığını nazara veriyor.

Peki, bizi de bu küresel sömürü düzenine davet edenler, “pastadan pay almamızı” isteyenler, “bir koyup üç almamızı” önerenler, bu düzenin bir galibi, bir de mağlûbu olduğunu bilmiyorlar mı? Bu kan ve gözyaşıyla ‘süslenmiş’ tabloda gâlip olmayı içlerine ve ‘dinlerine’ sindirebilirler mi gerçekten?

Ve aynı konuda Üstad’a yaklaşık 40 sene sonra sorulan soruya verdiği cevap:

“İkinci sual: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden kırk seneye yakındır medeniyet-i hâzıradan "mim’siz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?

Elcevap: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kanun-u esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına, hatâları, zararları, faydalarına râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; ve sa’y ve hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi. Semavî Kur’ân’ın kanun-u esasîsi, كلوا واشربوا ولا تسرفوا * ليس للإنسان إلا ما سعى ferman-ı esasîsiyle, "beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve sa’ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir" diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen, kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, su-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Biçare avâm ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’ân’ın kanun-u esasîsi olan "vücub-u zekât, hurmet-i riba" vasıtasıyla avâmın havassa karşı itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.
Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamahı ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış.

Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle, o biçare muhtaç beşeri tam tembelliğe atmış, sa’y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faydasız zayi ediyor. Hem o muhtaç ve tembelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su-i istimal ve israfatla yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş. Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip her vakit beşeri tehdit ediyor, bir nevi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’ân-ı Hakîmin dört yüz milyon talebesinin intibahıyla ve içinde semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saadet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini; ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini; ve şimdiye kadar olduğu gibi dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini, Kur’ân-ı Mu’cizi’l-Beyânın işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.” [4]

Mimsiz medeniyetin insanlığın önüne çıkardığı faturayı açık eden şu satırlara da dikkat ediniz:

“Adalet-i İlahiye, İslamiyet’e ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb-ı manevi vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa’nın ve İngilizin yüz sene ezvâk-ı medeniyesini ve terakki ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemadî korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş.” [5]

Bunun gibi nice örnek var Risale-i Nur’da; Üstad’ın, kaşıkla verip kepçeyle alan bu meş’um medeniyetin iç yüzünü ifşâ ettiği… [6]

Şimdi biri çıkıp 1911 yılında söylenmiş bir sözden hareketle Üstad’ın maddeten terakkiyi bu devirde kaçınılmaz gördüğünden, tebliğin ön koşulu saydığından dem vursa, Risale-i Nur’u ve Üstad’ın hayatının tamamını bütüncül bir nazarla ele almadığından dolayı eksik ve yanlış bir tahlil yapmış olmaz mı?

Yazının 2. bölümü için tıklayınız...

Murat Türker

Kaynak: Daru’l-Hikme

[1] Kastamonu Lahikası’ndaki bir mektubu nazara verip, o mektubta yer almayan ifadeleri Üstad’a aitmiş gibi gösteren ve dağıttıkları CD’lerle insaf sınırlarını zorlayan iftiralara soyunanlara bir atıf…

[2] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Muhâkemat; Birinci Makale; Unsuru’l Hakikat

[3] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar; On yedinci Lem’a; Yedinci Nota

[4] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Emirdağ Lahikası-II; 74. Mektub

[5] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 16. Mektub

[6] Bkz: Kastamonu Lahikası 13. Mektub 2. Mesele; Emirdağ Lahikası-II 151. Mektub

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #1 2010-08-19 22:08
Said Nursi son dönemin önemli şahsiyetlerinde n biri şüphesiz. Ancak ona tabi olanların ona verdiği makam ve eserlerindeki birçok yaklaşım ciddi olarak tartışmaya açıktır. Bardağın dolu tarafı yanında boş tarafına da bakmak hakkaniyet ilkesi açısından daha doğrudur.. Bu bağlamda Said Nursi'ye yöneltilen eleştiriler de ilim ve insaf nazarıyla nesnel olarak incelenmeli. Ancak taraftarlarında bunu görmek pek mümkün olmuyor. Sonuç olarak o da tabulaştırılmış ; dokunulmaz ve vahye mazhar bir şahsiyet gibi algılanıyor. Oysa ortaya koyduğu hakikatler alınmalı, yanlışlar ise atılmalı ki hazret kabrinde muazzeb olmasın..
Vesselam.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile