Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

bedizzamanBediüzzaman Said Nursi ve Bazı İhtilaflı Meseleler-I için tıklayınız...

Necat Meselesi

Üstad’a belli tenkidlerin yöneltildiği bir mesele de Kastamonu Lâhikası’nda yer alan bir mektubda söyledikleri…

Önce ilgili kısmı buraya alalım:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir” [7]

Evvelâ Üstad burada, on beş yaşından küçük olup da hayatını kaybedenlerin ehl-i necat olduğunu ifade ediyor ki, belli istisnalar dışında bu, İslâm âlimlerince genel kabul gören bir husustur. [8]

On beşinden büyük olanlarla ilgili ise, İslâm’ın mesajını duymayanların ehl-i fetret olarak nitelendirileceğini ve bunların da -Allah’u âlem- sorumlu olmayacağını izhâr ediyor. Mensubu bulunduğu Eş’arîliğin hükmüne paralel hüküm veriyor.

Burada, dinî anlamda mükellef olan bir gayr-ı müslimin necatının, mutlak anlamda fetret ehlinden olmayla ilintilendirildiğinin altını çizmek zorundayız:

“Fakat zaman-ı fetrette, وما كنا معذبين حتى نبعث رسولا sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz” [9]

“Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki” cümlesindeki “bir nevi merhamet ve mükâfat” terkibini de cehennemin tabakaları/dereceleri bağlamında okumak mümkündür. Cennet gibi cehennemin de dereceleri olduğunu biliyoruz. [10]

Kaldı ki, tüm bunlar bir yana, bu mektubun muhtevâsında bir sorun olduğu zehâbına kapılanlar, yine parçalı okuma illetine mâruz oldukları için yanlış hüküm veriyorlar.

Bir zâtın mücmel beyanları, hele ki bu türden farklı anlam çıkarmaya müsait gibi görünen sözleri nasıl mânâlandırılmalı acaba?

Elbette mufassal bir tarama ve eserleri üzerinde kuşatıcı bir okuma yapılarak…

Mesela şu ifadeler Üstad’ın tavrını net olarak tebellür ettirmiyor mu:

“Beşinci Mesele: Saniyen: Mektubunuzda "Mücerred لا إله إلا الله kâfi midir? Yani, محمدا رسول الله demezse ehl-i necat olabilir mi?" diye, diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:

Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz.” [11]

O zaman şöyle düşünmek gerekiyor: Bediüzzaman necatı iman esaslarını bir bütün olarak kabule bağlıyor, ancak İslâm’ın mesajını duymayan fetret ehlini –ki bu bahis, iletişim imkânlarının bugüne nisbeten çok geri olduğu II. Dünya Savaşı’nı müteakibedizzamanp dönemde geçmektedir- sorumluluk noktasında ayrı bir yere oturtuyor.

İşte birilerinin speküle ettiği mezkûr mektubun yer aldığı Kastamonu Lahikası’ndan bir başka mektubtan satırlar:

“[Şefkat yüzünden, esasat-ı İslamiyenin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattır.]
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli’l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’an’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azimini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azim ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünkü masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir.

Risale-i Nur’da kat’iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azimdir ve rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hatta, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, "İstirahatimizin selbine sebep oldular" diye rivayet-i sahiha vardır.

O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkata lâyık hadsiz masumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir.” [12]

Bediüzzaman merhumun eserlerini tetkikle ilgili önemli bir usulî kaideden bahseden İsmail Aksoy, şunları kaydediyor:

“İşte sâir İslâm âlimleri gibi Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ba’zı mücmel ifâde ve cümlelerini de bu kıstaslarla değerlendirmek lâzımdır. Yâni, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a âit mücmel bir ifâdeyi önce edille-i şer’ıyyeye muvâfık bir başka yerdeki mufassal cümleleriyle açıklamalıyız. Bununla berâber, ulemâ-ı İslâm’ın tedkíkâtı netîcesinde Üstâd Bedîüzzamân’ın eserlerinde edille-i şer’ıyyeye muhâlif herhangi bir mes’eleye rastlanmamıştır. Eğer farz-ı muhâl olarak zâhiren muhâlif mücmel cümleler ve ifâdeler bulunsa ve başka yerlerde de edille-i şer’ıyyeye muvâfık mufassal ifâdeler mevcûd değilse; o zamân bu cümleler, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Yoksa, Üstâdımızın bir mes’ele hakkında yazdığı sarîh ve mufassal olan ifâdelerine bakmadan, eser içinden bir veyâ birkaç mücmel cümleyi âdetâ cımbızla çekip almak gibi, o mücmel cümleleri nazara verip, diğer sarîh ve mufassal cümlelerden kat-ı nazar etmek, dalâlete sebeb olur. Hem o zât, bilerek şerîata muhâlif konuşmayacağı için, onun bütün sözlerini de bu edille-i şer’iyyenin mihengine vurmalı ve kasdettiği asıl ma’nâyı anlamalıdır. Yoksa, kendi aklına göre ma’nâ edip, sonra o ma’nâyı sanki Üstâdın murâdıymış gibi gösterip etrâfa neşretmek dalâlettir ve bu, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra) Hazretlerine büyük bir bühtandır. Edille-i Şer’ıyyeye muhâlif olan o ma’nâlar, -Hâşâ!- Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine âit olamaz; belki edille-i şer’ıyyeyi esâs almayan kişilerin kendi zan ve hevâlarına âittir. Bütün Müslümanlara, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerini bu gibi iftirâlardan tebrie etmek ve şöyle söylemek gerekir: “Onu işittiğiniz zaman ‘Bunu söylemek bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ deseydiniz ne olurdu!”(en-Nûr 24-16)” [13]

bediuzzaman2Ermeni Bahsi

Bir kere Münazarat adlı eserle ilgili, aradan 25–30 yıl geçtikten sonra te’lif edilen Kastamonu Lahikası’ndaki şu satırları nazara verelim:

“Telifinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım, gördüm ki, Eski Said’in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurât ve hatîattan nedâmet ediyorum. Cenâb-ı Hakkın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me’yusiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.

Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esâs-ı mühim hükmediyor. O iki esâsın hakîkatleri vardır. Fakat, ehl-i velâyetin keşfiyâtı tevilâta ve rüyâ-i sâdıkanın tevile muhtaç oldukları gibi, o hiss-i kablelvukùun dahi, daha ince tâbirlere lüzûmu varken Eski Said’in o hiss-i kablelvukù ile hissettiği ve iki hakîkatin tevilsiz, tâbirsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor.

Birinci esas: Ehl-i îmânın me’yusiyetine karşı "İstikbâlde bir nur var" diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kablelvukù ile Risâle-i Nur’un istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl-i îmânın îmanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip, o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış, tâbirsiz, tevilsiz tatbike çalışmış. Siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.

İkinci esas: Eski Said, bâzı dâhî siyasî insanlar ve hârika ediblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip, ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvukù tâbir ve tevile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zaif ve ismî bir istibdat görüp, ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki, onlara dehşet veren, çok zaman sonra gelecek olan istibdatların zaif bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hatâ.
İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş; bâzı âsârında ona hücum ile beyânâtı var. O müthiş istibdâdât-ı acîbeye karşı meşrûta-i meşrûayı bir vâsıta-i necât görüyordu. Ve hürriyet-i şer’iye, Kur’ân’ın ahkâmı dairesindeki meşveretle o müthiş musîbeti def’ eder diye düşünüp, öylece çalışmış.

Evet, zaman gösterdi ki, hürriyetpeıver nâmını alan bir devletin, o istikbâlde gelen istibdâdın bir nümûnesi olarak, üç yüz müstebit memurlarıyla, üç yüz milyon Hindistan’ı, üç yüz seneden beri, üç yüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek derecede istibdat altına alarak, eşedd-i zulmü âzamî bir derecede, yani birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kànun-u müstebidâneye inzibat ve adâlet nâmını vermiş; dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.

Münâzarât nâmındaki eserde, bâzı latîfe sûretinde bâzı kayıtlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman telifinde zarîfü’t-tab talebelerine bir mülâtefe nevindendir. Çünkü, onlar o dağlarda beraberinde idiler; onlara ders sûretinde beyân ediyonnuş. Hem bu Münâzarât risâlesinin ruh ve esâsı hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü’z-Zehrâ hakîkati ise, istikbâlde çıkacak olan Risâle-i Nur’a bir beşik, bir zemin ihzâr etmek idi ki, bilmediği, ihtiyârsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss-i kablelvukù ile o nûrânî hakîkati bir maddî sûrette arıyordu.

Sonra, o hakîkatin maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad, on dokuz bin altın lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü’z-Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i Umûmi çıktı, geri kaldı. Beş altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakîkate çalıştım. İki yüz mebustan yüz altmış üç mebusun imzalarıyla, o medresemize yüz elli bin banknot iblâğ ederek, o tahsisât kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, o medresenin mânevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis etti; Risâle-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşaallah, istikbâlde Risâle-i Nur şâkirtleri o âlî hakîkatin maddî sûretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.

Eski Said’in İttihâd-ı Terakkî komitesine şiddet-i muhâlefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirâne yüksek takdirâtı ve iltizamları ise, bir hiss-i kablelvukù ile, yağı içinde bulunan o cemâat-i askeriyede ve o cemiyet-i milliyede bir milyona yakın evliyâ mertebesinde olan şühedâyı altı yedi sene sonra tezâhür edeceğini hissetmiş, ihtiyârsız olarak meşrebine muhâlif, onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb-i Umûmî çalkamasıyla, o mübârek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhâlefet edip, mücâhedesine döndü.” [14]

Bir kere buradaki “Eski Said’in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var” tesbitinin altının çizilmesi gerekiyor.

Üstad, burada zımnen ya da sarahaten eserin kaleme alındığı dönemdeki konjonktürden etkilendiğini ifade ediyor.

Ki bu, bizce de gayet doğaldır.


Devam edecek...



Murat Türker



Dipnotlar:

[7] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 76. Mektub

[8] Ehl-i sünnet âlimleri gayr-i Müslimlerin çocukları hakkında farklı görüşlere sahiptir. Bunları özetleyelim.

Birincisi: Bir grup âlimler (Mu’tezile, Hanbeliler ve Malikilerin mütebahhirin ulemasının da içinde bulunduğu önemli bir Müslüman âlimler topluluğu), bu çocukların ehl-i cennet olduklarını kabul ve kendilerine ispat etmişlerdir. Bu konuda onların görüşlerini destekleyecek çok sayıda hadisler vardır. Ancak bir tanesi önemlidir: Enes İbn Malik’ten nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’e Müşriklerin çocuklarından sorulmuş ve cevap olarak şunu ifade etmiştir: ‘Onlar cennet ehlinin hizmetkârlarıdırlar.’
İkincisi: Bir kısım İslam âlimleri ise onların babalarına tabi olduklarını ileri sürmüşler ve bu konudaki bazı hadisleri delil olarak getirmişlerdir. Hz. Aişe’nin naklettiği şu hadis bunların başında gelmektedir: ‘Müşriklerin çocukları babaları ile birliktedir.’ Bu, yoruma muhtaç bir hadistir. Israrlı sorular üzerine Resulullah bir seferinde ‘Allah onların amellerini ve hallerini herkesten daha iyi bilir’ buyurmuştur.
Üçüncüsü: Bu konuda kesin bir hükme varmayıp meseleyi Allah’ın iradesine bırakmaktır (tevakkuf). İmam-ı A’zam başta olmak üzere çoğu âlimler bu kanaattedirler. Bu konudaki en önemli dayanak İbn-i Abbas hadisidir. ‘Allah onların amellerini ve hallerini herkesten daha iyi bilir’.

Bu arada bazı âlimler bunların toprak olacaklarını beyan etseler de çoğunluk âlimler yukarıda saydığımız görüşlerden birini tercih etmişlerdir.

(http://www.habervaktim.com/yazar/20995/risale_i_nura_yapilan_bazi_itirazlar_ve_ilmi_cevaplari_3.html)

[9] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mektubat; 28. Mektub 8. Mesele

[10] er-Râzî merhum, Gaşiye Suresi’ni tefsir ederken, Cehennem ehlinin içeceklerine temas edilen yerde, konumuzla ilgili şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Burada şöyle birkaç soru sorulabilir:

“Birinci Soru: Cenâb-ı Hak, Hakka Sûresi'nde, "Onun için bugün burada kendisine, hiçbir yakın dost yoktur. ''Gislîn" (irin)den başka yiyecek de yoktur" (Hakka, 69/35-36) buyurmuş, burada ise, "Onlar için "dari’ dikeninden başka yiyecek yoktur" buyurmuştur. Halbuki "darî", "gislîn"den başkadır?

“Buna da iki bakımdan cevap verilir:

1) Cehennem, tabaka tabakadır. Ehl-i cehennemin, bir kısmının yiyeceği, zakkum; bir kısmınınki "gislîn", bir kısmınınki de darî (diken)dir. Aynen bunun gibi bir kısmının içeceği "hamım", bir kısmınınki ise, "sadîd"dir. Çünkü, "O (cehennemin) yedi kapısı, her kapının birer payı var" (Hicr, 15/44)

2) "Gislîn'in, "dari'den olması ve bunun böylece, bir kimsenin, "Koyunlardan başka yiyeceğim" yok deyip, sonra da "Sütten başka yiyeceğim yok" demesi gibi olması da muhtemeldir. Bu iki sözde bir çelişki yoktur. Çünkü süt, koyundandır.” (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 23/97-98.)

Ayrıca Nu’man İbn Beşir (r.a) anlatıyor: Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Cehennemliklerin azab cihetiyle en hafif olanı, ayağında ateşten bir nalın ve nalın bağı olan kimsedir ki, ayağındakiler sebebiyle, tıpkı tencerenin kaynaması gibi, başında dimağı kaynar. Öyle tahammülfersa bir azab duyar ki, azabca insanların en hafifi olduğu halde, kendisinden şiddetli azab çeken olmadığını zanneder.” (Buhârî, Rikak 8; Müslim, İman 363; Tirmizî Cehennem 12)

[11] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mektubat; 26. Mektub 4. Mebhas 5. Mesele

[12] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 46. Mektub

[13] http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=7494

[14] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 49. Mektub

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #1 Ziyaretçi 04-09-2010 21:46
Değerli kardeşlerim;
Bediuzzaman Saidi Nursi Hz.leri Şualar kitabında
ALLAHu Teala' nın; her zaman Kur’an ayetlerini manalarını açıklayan üstadları müfesirleri elçi olarak gönderdiğini ve huzur namazının imamını tayin ettiğini,o imam ve müfesirlere fermanlar verdiğini.onlarla konuştuğunu ifade ediyor .

11. şualar 9. mesele
.................
......... ALLAH, bir Mabud-u Bilhak, o kitab-ı kebirin manalarını ders verecek üstadları ve o Kur'ân-ı Samedânî'nin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin.. ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imamları tâyin etmesin.. ve o üstadlara ve müfessirlere ve imamlara fermanları vermesin? Hâşâ, yüzbin hâşâ!
(Orjinal Sayfa:234)
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile