Hocalarımızdan
İnternetten Alim Çıkar Mı?![]() “İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir.... |
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Cumartesi, 04 Eylül 2010 22:43
Yazının II. Bölümü için tıklayınız...
Bunlar olabilir. Havas da avam gibi hata edebilir. Hatasından nedâmet edebilir. Bunu, Üstad’ın Abdülhamid’le olan diyaloğu için söylemiyoruz; genel bir çerçeve çiziyoruz. Yoksa Abdülhamid cennetmekân meselesinin konumuz hârici olan başka boyutları da var.
Ama genel anlamda 20. asrın başında devrin âlimlerinin o zamanki cârî söylemden bir şekilde etkilenmiş olmaları da muhal olmasa gerek.
“Özgürlük, meşrûtiyet, istibdat karşıtlığı” gibi vurguların öne çıktığı bir dönemden söz ediyoruz.
İşte Bediüzzaman ilk olarak, ehl-i imanın ümitsizliğine mânî olmak, o bedbinliği yıkmak için çevresindekilere bir nurun istikbalde ışıldadığından söz ediyor.
Bu nuru başta hürriyet inkılabındaki siyaset daireleri ile ilintilendiriyor fakat daha sonradan bunun Risale-i Nur’la iman kurtarma faaliyetlerine, yani bir imânî intibaha işaret olduğunu anlıyor.
Aynı şekilde hissettiği istibdâdın zayıf bir gölgesini asıl zannettiğini ama bu öngörüsünde yanıldığını da açık yüreklilikle ifade ediyor.
Bunun gibi Ermenilerle alâkalı aşiret reisleriyle yaptığı ve Münazarat’ta yer alan mülâkatlarda da Bediüzzaman’ın Şer’i Şerîf’e mugâyir bir beyanının olmadığı görülüyor.
Ermeni çeteleriyle yaka paça olmuş, onların zulümlerini açıkça dile getirmiş Üstad, Doğu’da Kürt aşiretlerini ziyaretinde, asırlarca bu coğrafyada Kürtlerle Ermenilerin birlikte yaşadığı bilinciyle hareket ediyordu.
Ermenilerin Batı ile aynı dini paylaşması hasebiyle terakkiden nasiplerini almaları, ancak Osmanlı Devleti’nce yeteri kadar sahiplenilmeyen ve geri kalan Kürtlerin, Ermenilerin dûnunda kalmaları, Bediüzzaman’ı endişelendiriyordu. Nitekim Abdülhamid cennetmekâna sunduğu bir dilekçe de bu durumu âşikâr kılar:[15]
“Eskiden beri her bir vecihle Ekradın madûnunda bulunanlar, bu gün onların hâl-ı tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor. Bu ise ehl-i hamiyyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i bâsîreti dağidar etmiştir.”(Asar-ı Bediyye sh: 466)
Bu çerçevede aşiret önde gelenleri ile aralarında şu tür muhâvereler geçer:
Sual: Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Reyin nedir?
Cevap: Evvelâ: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer’îdir. Bundan fazlası, sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.
Sual: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder? Kellâ... Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
Sual: “Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlarıyla nasıl müsâvi olur?”
Cevap: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adalet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde, hukuklarını istibdadın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik; sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nev’i zimmî-i muâhid nazarıyla bakıyorum. [16]
Bu ve burada yer vermediğimiz benzeri konuşmalarda, Üstad’ın, zimmîlerle münasebetler hususunda genel Şer’î çerçevenin dışına
çıkmadığı, sadece devrin şartlarının etkisiyle belli hususlarda daha esnek bir tutum takındığı, belki bir anlamda kavmiyetçilik cereyanının etkisiyle o coğrafyada dökülecek kanı önceden sezerek önlem almaya çalıştığı ifade edilebilir.
Her sözü söylendiği şartlarda değerlendirmek zorundayız. Asırlarca millet-i sâdıka olarak Osmanlı hükümranlığında yaşamış bir milleti, bir anda isyankâr konuma ne sürüklemişti acaba?
Mâlûmdur tarihte bir sürü Alevî –ki aslen Türk ırkına mensuplardır- isyanı olduğu halde (Celâlî isyanları) tarihin kaydettiği bir tek Ermeni isyanı yoktur 19. yüzyıla kadar.
Ermenileri bu âsiliğe teşvik eden, onları iğfal eden birileri vardır.
“Hem acaba, eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle, Avrupa’nın dinsiz komiteleri hesabına ve Rum, Ermeniler cemiyeti vasıtasıyla dinsizlik ve ihtilâf ve fesat tohumlarını saçan mülhidlere karşı müdafaat-ı ilmiyem, hangi suretle hükûmet aleyhine alınıyor?” [17]
İşte Bediüzzaman, Ermenileri bu tür şer mihrakların kucağına itecek kuru ve mesnedsiz bir düşmanlığı ortadan kaldırmaya çalışmış, izzet-i İslâmîyeyi muhafaza kaydıyla ve şer’î prensipler çerçevesinde bir irtibat kurmanın meşrû olacağından söz etmiştir.
Yoksa kendisinin Ermeni çetelerinin yaptığı katliamları eserlerinde dillendirdiği, onlarla sıcak çatışmalara girdiği, talebelerine ders verdiği medreselerde, kitaplarla tüfeklerin yan yana olduğu da herkesin bildiği gerçeklerdendir.
“Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki üç sene Dârü’l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.
Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.
Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim.” [18]
Aşağıdaki satırları da Ermeni mezâlimine tanık olan Üstad’ın tepkisini anlama adına okumakta yarar var: [19]
“Bediüzzaman Hazretlerinin Bitlis cephesinde esir düşmesini ve Ermenilerin durumunu haber veren bir bahis şöyledir:
“Eğer (ya Kürdî) deki (ya) şeddeli olsa bin üç yüz otuz bir (Miladi 1915 Mart 1916) eder ki, otarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o “Kürdî” yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevafuk eder.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Yirmi Sekizinci Lem'anın Birinci Meselesi)
Bu ifadeler beş sene evvel dostluk için el uzattığı Ermenilerin ne duruma geldiklerini nasıl canavarlaştıklarının ve bu vatana nasıl ihanet ettiklerinin tevil edilemez belgesidir.
1916 Martında Bitlis Cephesinde Ruslarla çatışırken Bitlis şehri Ermeni çeteler ve Rus askerleri tarafından sükût ettirilerek işgal edildiği günde esir alınıp Sibirya'ya doğru götürüldüğü esir düşme hadisesini Molla Münevver isimli talebesi şöyle anlatır:
“Üstâd bir ara Abdulvahhab isimli bir arkadaşımıza: “Sen çeviksin, fırla git ve teslim ol. Ermenilerin eline geçme. Biz de sonra teslim oluruz.” dedi. Arkadaşımız Abdulvahhab öyle yaptı, gitti. Az sonra da Ruslar geldiler, bizi alıp kumandanlarının bulunduğu yere götürdüler. Kumandan Türkçe bilmediğinden, Ermenilerden bir tercüman getirdiler. Arkadaşımız Abdulvahhab da biraz Rusça biliyordu. Ermeni tercümanın, Üstâd’ın sözlerini yanlış aktardığını Üstâd’a bildirdi. Bunun üzerine Üstâd hiddetlendi ve Müslüman bir tercümanın getirilmesini istedi. Az sonra Tatarlardan bir tercüman getirdiler. Rus Kumandan’ı Üstâd’a: “Siz tanınmış ve nüfuzlu bir kumandansınız. Aşiretlere birer mektup yazarak, gelip silahlarını teslim etmelerini bildirin. Anlaşma yapalım, yine buraları onlara bırakıp gideriz” deyince, Üstâd cevaben: “Siz evvela Ermenilerin silâhlarını toplayın, onlar bizim himayemize girsinler. O zaman sizinle anlaşırız.” dedi. Rus kumandanı: “Bitlis ve Muş civarında otuz beş bin silahlı Ermeni var. Bunların hepsinin silâhlarını toplamak imkânsızdır” dedi. Üstâd bu söze daha çok hiddetlenerek: “Biz bunlara bu kadar hürriyet verdiğimiz halde, başımıza bu felâketi getirdiler. Çoluk çocuk demeden katliamlar yaptılar, geri kalan insanları da çeşitli desiselerle onlara kırdırmak mı istiyorsunuz?.. Dağ‑taş, senin askerinle dolsa da, bundan sonra Delikli Taş’ı geçemiyeceksiniz!” dedi.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat sh: 386)”
Netice-i kelâm
Bediüzzaman merhum, yaşadığı dönemde, hayatı ve eserleri ile İslâm’ın, ahkâmının ve akâidinin yılmaz savunuculuğunu yapmış, Ehl-i Sünnet âlimlere muhalefet etmemiş, Şer’î Şerîf’e bağlı kalmış ve muakkiplerine sahih bir dinî miras bırakmıştır.
Onun eserlerinde kendisinin de bizzat nedâmetini izhâr ettiği hususlar olabileceğini, devrin şartları çerçevesinde verdiği bazı hükümleri daha sonra tâdil ettiği alanlar bulunabileceğini nazar-ı itibara almak ve eserlerine bütüncül bir bakışla atf-ı nazar etmek durumundayız.
Cımbızlama yapılmadığında, mücmel ifadeler, mufassal izahlarla beraber okunduğunda, karşımıza çıkanın, hayatı mücadele ile geçmiş ve küfürle yaka paça olmuş bir Ehl-i Sünnet âlimi olduğunu göreceğiz.
Bediüzzaman’ın tenkide tâbi tutulduğu hususlar elbette bunlarla sınırlı değil.
Gerek ona yanlış bir şekilde atfedilen, gerekse yanlış algılanan başka noktalar da var.
Bunları bütün olarak başka bir çalışmada ele almayı ümid ediyoruz.
Murat Türker
Dipnotlar:
[15] http://www.ittihad.com.tr/index.php?Itemid=30&id=12&option=com_content&task=view
[16] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Münâzarat; Sualler ve Cevaplar
[17] Tarihçe-i Hayat; Eskişehir Hayatı s. 312
[18] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar; 26. Lem’a 13. Rica
[19] http://www.ittihad.com.tr/index.php?Itemid=30&id=12&option=com_content&task=view
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






