Hocalarımızdan
İnternetten Alim Çıkar Mı?![]() “İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir.... |
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Perşembe, 07 Ekim 2010 13:03
Fransa'da Türk nüfusun varlığı kırk yıla yaklaşırken, bugün artık bir ev, bir tarla parası kazanıp dönmek umuduyla bu ülkeye gelen vatandaşlarımız,
dönme hayallerini hiç gelmeyecek olan bahara ertelemek zorunda olduklarını kabul etmiş durumdalar. Kendilerine yöneltilen; “kesin dönüş ne zaman?” sorusuna neredeyse %99’a varan bir çoğunluk “Nasıl döneceksin torunlar burada büyüdü, çocukların işi, ekmeği burada.” Cevabını veriyorlar. Artık bundan sonra yapılan tüm planların dönme üzerine değil, kalma üzerine yapılması gerektiği kanaati ilk kuşağa da kendini kabul ettirmiş durumda.
Yukarıdaki cümlede bir anahtar sözcük var esasen kalmayı zorunlu hale getiren. “Torunlar”. Yani üçüncü kuşak. Yaşları 0-25 arası olan kuşak. İşte bu anahtar sözcük bizim için üzerinde durulması düşünülmesi gereken bir sözcük. Torunların burada büyümüş olması, kalıcılığın temel sebebi olarak gösteriliyor. Bunun da altındaki psiko-sosyolojik teşhis şu şekilde ifade edilebilir: “Burada yani Fransız toplumunun içinde büyüyen çocukların, belirli bir yaştan sonra gidecekleri Türkiye toplumuna uyum problemi olacak. Onlar kendilerini buralı hissediyorlar.” Bir açıdan değerlendirdiğimiz zaman esasen dedeler, kendilerinin 38-40 yıl önce Fransa’da çekmiş oldukları uyum probleminin bir benzerini torunlarının kendi ülkelerinde çekmesinden çekiniyorlar.

Ama burada ikinci bir soru cümlesi daha karşımıza çıkıyor ve ister istemez cevap vermemiz hususunda bizi zorluyor. Soru şu: “Burada doğup büyümüş olan kuşak Türkiye’ye gittiği zaman uyum problemi çekeceği düşünülüyor ama bu kuşak zaten burada da bir kimlik problemi çekiyor. Buna nasıl bir çözüm bulunacak?” Kimlik problemi. Bu siyasal kimlik değil, kültürel kimlik. Fransa’da yaşayan 15-25 yaş arası gençlerimize biraz daha yakından baktığımız onların dünyasına biraz daha yakından girdiğimiz zaman karşımıza henüz kültürel kimliği oturmamış, kendi içerisinde derin çelişkiler ve çatlaklıklar yaşayan bir profil çıkıyor. Evet, bu gençlerimiz kendilerini buralı hissediyorlar ama kültürel olarak ne derecede buraya aitler? Bu irdelenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Biraz önce gençlerimizin iç dünyasında derin çelişkiler var olduğunu ifade etmiştik. Bu çelişkilerden bir tanesi kültürel kod olarak arada kalmışlık; arada kalmışlığın en bariz ortaya çıktığı noktalardan birisi okul, sokak, ev üçgeninde hangi köşede duracağını bilememek. Veya bu üçgen içinde med-cezirler yaşamak olarak karşımıza çıkıyor.
Bu üçgenin ilk köşesinde yer alan okulla başlamak gerekirse karşımıza diğer iki köşeyi de etkileyen bir problem olduğu daha ilk dakikadan kendini hissettiriyor. Beş-on beş veya beş-yirmi yaş arasında olup okula gitmiş olan gençlerimiz, tabiatı dolayısıyla Fransız Eğitim sistemine entegre olmaya çalışıyorlar. Ama bu entegre olma başarısı veya çabası maalesef istisnalar veya çok az bir kısım dışında genellikle kolejden sonra meslek lisesine yönlendirilmek veya yarıda bırakmakla neticelenen bir süreçle bitiyor. Zira okul başarısı okul, aile, öğrenci işbirliği ile mümkünken Türk ailelerde bu üçgen bir köşesinden kırılıyor. Zira Genel gözlem (tabii istisnalar var) ailelerin okulla yeterli işbirliği içinde olamaması sebebiyle dumura uğruyor. Aileler de –yani öğrenci velileri- okulla işbirliği açısından iki önemli handikabımız var.
Bunlardan birincisi: dil problemi. Veliler yani ikinci kuşak, Türkiye’den belirli bir yaşta veya ithal gelin ya da damat olarak gelmiş ebeveynlerin, öğretmenle irtibata geçecek ya da okuldaki toplantılara katılacak oranda Fransızcalarını yeterli bulmaması sebebiyle bir içe kapanıklık yaşanıyor. Veya beden olarak toplantılara vs… katılım gerçekleşse bile kendini ifade edememesinden dolayı çocuğunun okuldaki başarısını veya sıkıntılarını takip edememesi neticesini veriyor. Bu da okul, aile, öğrenci üçgenini bozuyor. Ve fatura öğrencinin okulu bırakması, ya da meslek lisesine yönlendirilmesi veya gençliğin ve çevrenin de etkisi ile aile denetiminin de olmaması sebebiyle derslerde başarısızlık ve sınıfta kalma vb… şekilde son buluyor.
İkincisi: Ebeveynin çalışıyor olması ve çocuğun okuldaki durumunu takip edecek zaman bulamamasından kaynaklanıyor. Bu şekilde öğrencinin tamamen neredeyse okul süresi boyunca denetimsiz kalması, her türlü yönlendirmeye açık bir hedef haline getiriyor. Bu da öğrencinin başarısını olumsuz açıdan etkiliyor. Tabii okuldaki bu başarısızlık kültürel olarak gelişmede de kendisini ortaya koyan en önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Yansıtma psikolojisi ile başarısızlığını başka kaynaklarda arıyor. Bu kaynakları bazen içerisinde yaşadığı toplum, bazen okul veya öğretmenler veya ailesi olarak algılayıp onlarla zihinsel ve fikirsel çatışmalara girebiliyor. Bu tip ailelerin hafta sonları bile çocuklarıyla vakit geçirmedikleri ise gözlemlenmektedir. Cumartesi günleri genelde haftalık alış veriş yapılıp, Pazar günleri ise baba genelde Türk Kahvesine veya dernek ve lokale gittiği için, anne ise haftalık temizlik veya diğer kadınlarla gün vs… yaptığı için çocuğa vakit ayır(a)mamaktadır.
Üçgenin İkinci köşesindeki sokak –çevre- etkenine gelince bu tamamen ayrı olarak ele alınıp değerlendirilmesi gereken bir konu olarak kendini hissettirse de burada da üzerinde konuşmamız gerektiği kanaatindeyim. On-yirmibeş yaş arası gençlerimizin arkadaşlık ettiği dışarıda vakit geçirdiği, okul harici zamanlarda zamanını paylaştığı vasata bakışlarımızı çevirdiğimizde bütün çıplaklığı ile kültürel yozlaşmışlığın, kültürel çelişki ve çatışmaların tabiri caizse bütün gücü ile bağırdığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu yaş aralığındaki gençlerimizin sokaktaki arkadaşlarının arasında ağırlığı Cezayirli, Faslı, Siyahi Afrikalı, Sömürge Adalarından gelmiş, kendi akranları ile sarılı örülü bir dünya olduğunu görebileceğiz. Buna Son zamanlarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinden ayrılmış veya Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkmış devletlerden gelen kişileri de eklediğimiz zaman ortaya çıkan tablonun nasıl bir hengame ve kaos oluşturduğunu hemen herkes kolaylıkla fark edebilecektir.
Bu dünyadaki gençlerin konuştuğu, paylaştığı hatta ve hatta çatıştığı, kavga ettiği konuların başında ergenliğinde tetiklemesiyle karşı cins, (erkekler açısından kızlar, kızlar açısından erkekler) para, (kısa sürede spor bir araba sahibi olma hayalleri) uyuşturucu, (en basit ulaşılabilen esrar, bunun bir nevi kendini ispat etme, yetişkinliğin dışa vurumu vb. algılama) erkekler için futbol, kızlar için moda vb. bu gibi konular olduğu bariz ve aşikardır. Yani bu dünyada din, tarih, kültür, edebiyat, bilim, folklor vb… konuların asla ve asla yeri yok. Giyim tarzları, takılar, saç modelleri, dövmeleri, hitap tarzları, klişeleşmiş sözleri vb… belirleyicilerle ayrı ve reelden kopuk, tamamen hayali, muallakta bir dünya olduğu görülüyor. Bizim gençlerimiz de bu dünyanın içinde kendine yer edinmeye çalışıyor. Ama burada tamamen kendi kültürel kodlarından soyunarak ve soyutlayarak var olacağını düşünüyor. Bu düşüncede beraberinde yabancılaşmayı getiriyor. Çünkü her kültürün kendi kırıntılarının yansıdığı ama hiçbir zaman bunun bir bütünlük ve kaynaşma sağlayamadığı bir kaos oluşturuyor. 
Üçgenin üçüncü köşesindeki ev-aile ise sacayağını farkında olmadan veya genellikle iyi niyetli yaklaşımının kurbanı olarak tamamlıyor. Aile ile gençler arasında iki tür ilişkiden ve ne tür olursa olsun neticesinde aynı kapıya çıkan bir anlayıştan bahsetmemiz gerekiyor. Bunlardan birincisi: Oda hapsine hüküm giymiş olan genç. Bu ilk duyulduğu zaman bir mübalağa olarak değerlendirilse de karşı karşıya kaldığımız vasati durum bu ifadenin mübalağa değil, yetersiz bir ifade olduğunu gösteriyor. Maalesef gençlerimizin büyük bir kısmı korumacı yaklaşımın yanlış bir yansıması olarak oda hapsinde tutuluyorlar. Fransa’da yaşayan Türk Ailelerine daha yakından baktığımız zaman bu ifadenin ne anlama geldiği kendisini daha net ortaya koymaktadır.
Gençlerin büyük bir bölümü birçok şeye ihtiyaç duymadan sahip kılınmakta ve odasına hapsedilmektedir. Bugün, on beş yaşındaki bir gencin genellikle kendi odası, odasında tv ve bilgisayarı(internet), mp3, Ipod, cep telefonu vb… eşyalara hiçbir emek veya çalışmanın neticesi olmadan sahip olmaktadır. Çünkü ailelerdeki “sokağa çıkana kadar, kendi odasında otursun” şeklindeki korumacı yaklaşım bunu netice vermektedir. Bir gencin bilgisayarının olması elbette güzel ama bunun tamamen denetimsiz ve internette bekleyen tehlikelerin cazibesine karşı korumasız bırakılması, bedenen çıkamadığı sokağa sanal alemde, hem de daha farklı yönleri, yansımaları, beklenti ve saplantıları ile çıkmaktadır. Bedenen odasına kapatılmış, önüne her türlü teknolojik oyuncak serpiştirilmiş, saatlerce internet ve televizyonla hem de denetimsiz olarak bırakılmış, ergenliğinde dürtüleri ile yaşayan bir gencin içinde bulunduğu psiko-sosyolojik haleti ruhiyeyi ve yaşadığı çelişkileri iyi tahlil etmemiz gerekiyor. “Bu acaba gençlerimizi koruyalım derken daha büyük bir tehlikenin içine atmak olmuyor mu?” Acaba oda hapsindeki ama internet ve televizyon karşısındaki gençlerimiz kültürel olarak nerelerden hangi kaynak ve kanallardan besleniyorlar? Aileler bu şekilde davranarak çocuklarını koruduklarını ve onları mutlu ettiklerini düşünüyorlar ama bu ilerleyen süreç içinde daha büyük problemleride beraberinde getiriyor. En başta gerçek dünyaya uyumsuzluk problemini beraberinde getiriyor. devam edecek...
Mehmet TOKER
Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Din Görevlisi Paris/ FRANSA
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






