Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

avrupadaki_turkler8İkincisi ise çocuğu baskı altında tutmaya çalışmak ve onunda yetişkinler gibi hareket etmesini beklemek, sürekli gözümüzün önünde olmasını sürekli olarak ulaşılabilen bir yerde olmasını beklemek.

 

Bu daha ziyade anne-baba çalışan çocukların dede ve babaanne ile zamanını paylaştığı geniş aileler için geçerli olan konu. Dede ya da babaanne aynı dili konuşamadığı torunlarını hayata hazırlama yahut onları koruma telaşı içine giriyor. Gencin yaptığı her davranışın peşine “bizim zamanımızda” ile başlayan cümleler kuruluyor. Ya da başkaları, (bu başkaları genellikle dede veya babaanneni kendi kuşağı oluyor, ya da çalışmayan-çalışamayan Türk komşular) ile ilişki ve diyaloglar esnasında azarlama korkutma eleştirme şeklinde gerçekleşiyor ki bu da zaten o gencin çevre ile arasına mesafe koymasına veya yabancılaşmasına sebep oluyor.  Neticede o veya bu her iki korumacı yöntemde sonuç olarak tek bir kapıya çıkıyor. Okulda başarılı olamamış, sokağa çıkması sakıncalı olan her genç bir an önce hayata atılmalıdır. Hayata atılmasına ebeveynleri tarafından karar verilen genç hayata ne derecede hazır bu hiçbir zaman değerlendirilmez. Yaş olarak belirli bir seviyeye gelmişse ruhen, zihnen de hazır olduğu varsayılır ama bu hiçbir zaman böyle değildir. Hayata atılma (fırlatılma) iki şekilde gerçekleşir. Bir; evlendirilme. Çünkü evlendirilmediği zaman cinsel tercihlerinde yanlış yapacağı inancı belirleyicidir. Burada da daha ziyade kızların yanlış yapması problem edilir, erkeklerin yanlış yapması göz ardı edilir. İki; çalışma hayatına atılma. Çünkü bu yaşa kadar anne-baba ona bakmıştır, artık anne-baba onun parasını yemelidir. Burada da erkekler genelde inşaat veya çeşitli fabrikalarda istihdam, kızlarda ise market veya restaurant zincirlerinde kasiyerlik ya da güvenilir bir konfeksiyonda istihdam  şeklinde tezahür eder.

Yani şu veya bu şekilde hayata atılan gençlerimiz, psiko-sosyal ve kültürel açıdan maalesef yetersiz olarak kalıyorlar. Yirmili yaşlarındaki birçok genç arkadaşımızda hala kendisini nereye ait hissedeceğine hangi kültürün temsilcisi olduğuna karar verememe çelişkisi yaşadığını görüyoruz. Türklüğü-Müslümanlığı bir üst kimlik olarak kabul etmiş olsa bile yeterli derecede islam ve din hakkında bilgi sahibi olmadığı için pratikteki mezhebi ve fikri  uygulamalar noktasında (hanefilik, malikilik, selefilik, kaplancılık vb… ), sokakta beraber zaman geçirdiği diğer kültürlerin temsilcisi olan arkadaşlarının etkisi ile med-cezirler yaşamaktadır. Bunun yanı sıra, diğer bir kısmın da  Türk-Müslüman üst kimliği içerisinde bir Fransız gibi helal-haramlardan bağımsız yaşayabilme arayışları içerisinde olduğunu gözlemlemekteyiz. Nikâhsız beraber yaşama, içki kullanımı vb… hususlar  büyük çelişki oluşturmaktadır. Bu çelişki bazen ana haramları bile inkâr noktasına varabilmektedir.

Biraz daha açıyı genişlettiğimiz zaman on–yirmi beş yaş aralığındaki gençlerimizin kendilerini ait hissettikleri kültürün, kültürel kodlarından   habersiz oldukları rahatlıkla gözlemlenebilmektedir. Mesela; “Osmanlı” kelimesi sadece nostaljik övünülmesi gereken bir mefhum, ama neliği, niteliği noktası muallakta duran koskoca bir soru işaretidir. Türkiye’nin ne gibi badireler neticesi bu günlere geldiği gibi daha yakın geçmişe ait konular zaten çoğu kez ilk defa duyulan ve gençlerimizi ilgilendirmeyen konular olarak durmaktadır. Yani Türkiyelilik kimliği ve Türkiye diye bir ülkenin varlığı bize 2500 km uzaklıkta duran birkaç seneye bir dedenin doğmuş olduğu topraklara yapılan bir yaz tatilinden ibaret, Kültürel açıdan Türk kimliğini taşımak saçımızın sparis2iyah, derimizin buğday yanığı olmasından öte bir şey değildir. Türkçe dede ve ninelerin Fransızca konuşamadığı için konuşmak zorunda oldukları bir dildir. Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı, Necip Fazıl’ın Çile’si, Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları hiçbir anlam ifade etmez. Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’su, Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü sadece bir televizyon dizisidir. Dil ve edebiyat açısından bir karşılığı yoktur.

Durum bu kadar vahim midir? Durum belki de ifade edemediğimizden daha vahimdir ama az da olsa, karanlık gecede bir ateş böceği ışığı da olsa bir takım gelişmeler ümit verici olmaktadır. Ama bu konuda gençlerimizi kültürel olarak yetiştirmek için daha çok çaba ve gayret sarf etmemiz gerekliliğini bir mükellefiyet olarak omuzlarımıza yüklemektedir. Bu konularda En başta aileler olmak üzere Fransa’da yaşayan Türk toplumunun çeşitli kesimlerine büyük fedakarlıklar ve görevler düşmektedir.

Ailelerin her şeyden önce kendi dünya algılamalarını değiştirmeleri, hayatın odağında duran değeri değiştirmeleri gerekmektedir. Anne-Babalık çocuğun sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak, ona lüx bir çocukluk yaşatmak demek değildir. Onun manevi ve kültürel gelişimi noktasında da bir takım fedakârlıklar yapmayı da gerektirmektedir. Daha çocukluğundan itibaren okulu ile arkadaş çevresi ile iletişim kurabilmektir.  En iyi evlat en kısa yoldan hayata atılıp, çok para kazanan evlat demek değildir. Aileler  kendilerini geliştirmenin yollarını aramalıdır. Düzenlenen kültürel içerikli konferanslara ve programlara katılım yolun neresinde olduğumuz konusunda bir ipucu olabilir.

Gençlerimizin bu kültürel başıboşluktan kurtulabilmeleri için omuzlarında sorumluluk olan ikinci kısım STK’lar dediğimiz Fransa’da yaşayan işçilerimizin ve vatandaşlarımızın kurmuş oldukları derneklerdir. İşin en ilginç ve traji-komik tarafı da buradadır. Birçoğunun adı “kültür” derneği olmasına rağmen kültürel hiçbir faaliyet yapmadan yıllardır varlığını sürdüren ve gençlerimizin anne-babalarından aldıkları aidatlarla hayatiyetini devam ettiren dernekler olduğunu görmek üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Mesela Adı; “Türk-Fransız Dostluk ve Kültür Derneği” gibi ifadelerle örgütlenmiş, kurulduğu tarihin üzerinden yirmi yirmi beş yıl geçtiği halde kapısından içeriye bir tane bile Fransız girmemiş, bir kez bile Türk kültüründen bir iz ortaya koymamış onlarca derneğimiz mevcut.  Bu gerek camii derneği, gerek diğer alanlarda faaliyet gösterme iddiası içindeki dernekler için geçerlidir. Tabii istisnaların kaideyi bozmadığını zihnimizin bir köşesinde tutalım. Derneklerin yapabileceği birçok etkinlik ve hatta bazılarında büyükçe bütçelerde olmasına rağmen hiçbir şey yapmadan durmaları çok garip bir toplumsal hastalığımız olduğu kanaatindeyim. Ya da bir çok derneğimizde gençlik kolları olmaması yada sadece kağıt üzerinde olması da ayrı bir husus.

avrupadaki_turkler6Yine üzerinde sorumluluk olan diğer bir kesim biraz daha kurumsal kimlikleri ile Fransa’da bulunan, başta Kültür Müşavirliği, Eğitim Müşavirliği, Din Müşavirliği olmak üzere Büyük Elçiliğimize ve Konsolosluklarımıza da büyük görev düşmektedir. Kültür Müşavirliğinin bu yaz döneminde Fransa’da Üniversite okuyan gençler için düzenlemiş olduğu “Türkiye Gezisi” takdire şayandır. Ama kanaatimizce çok geç kalmış bir faaliyettir. Diğer taraftan Din Müşavirliğimizin geçen yaz ve bu yaz 14-18 yaş arası gençleri Türkiye’ye eğitim ve tarihi ve kültürel yerlerimizi gezdirmek sureti ile yapmış olduğu programda aynı şekilde takdiri hak etmektedir. Ama şunu göz ardı etmeyelim tek çiçekle bahar gelmez ifadesi yine bizim kültürümüze ait bir ifadedir. Eğitim Müşavirliğimizin de normal prosedürün dışında gençlere yönelik faaliyetler içerisinde olması gerektiği kanaatindeyim. Diyanet İşleri Başkanlığımızın Yurt Dışına gönderdiği Din Görevlilerinin yaş ortalamasını gençleştirmesi pozitif bir gelişme ama bununla beraber anlayış ve zihniyetinde gençleşmesi gerektiği aşikar ve inkar edilemez bir gerçektir. Turizm ve Kültür Müşavirliğimizin Turizm alanında yapmış olduğu faaliyetlerin başarısını bir an önce sahaya inmek sureti ile kültür alanında göstermesi ivedilikle elzem bir konudur.

Çözüm “zararın neresinden dönülürse kardır” anlayışını Fransa’da yaşayan Türk Toplumu olarak bir an önce toplum hayatımızda uygulamaktan geçiyor. Eğer burada kalıcı olmak, küresel aktör olma yolundaki Türkiye’nin Avrupalı vatandaşları olarak varlığımızı sürdürmek istiyorsak gençlerimizin eğitiminden, kültürel değerlerimizle yetişmiş olmasından kaynaklanıyor.

Son söz olarak tarihinden manevi ve kültürel değerlerinden habersiz yetişen gençlerin ayakları üzerinde duramayacağı, çeşitli cereyan ve rüzgârlara kapılıp savrulacağı inkâr edilemez sosyolojik bir kuraldır. Din, dil, tarih bilinci oluşturmak için hepimizin bir misyoner fedakârlığında, bir beyin cerrahı titizliğinde çalışmamız gerekiyor. Tabii bu satırları yazarken veya okurken kendisini geliştirmiş, toplumda belirli bir yer edinmiş kültürünü en iyi şekilde tanıyan ve tanıtan gençlerimiz, vatandaşlarımız ve ailelerini ayrı bir yere koyuyor ve değerlendiriyoruz. Temennimiz bu gibi örneklerin, tün toplumuza yayılmasıdır. Görev bizleri çağırıyor.

 

Yazının İlk Kısmına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Mehmet TOKER

Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Din Görevlisi Paris/ FRANSA

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile