Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

trshtacxHayatlarını Allah yolunda geçiren, canlarını cennet karşılığında Mevlâ’ya satan ve yeri geldiğinde O’nun adını yüceltmek için kurban olan nice erler vardır.

 

İşte biz de burada bir hikaye denemesiyle böyle bir kahramanı tasvir etmeye çalışacağız. Ahmet Talha’yı anlatacağız…

Ahmet Talha, hayatı boyunca Allah yolunda olmaya gayret etmiş; canını, malını ve sevdiği her şeyi o yolda harcamıştı. Zalimlerin Afganistan’a musallat olduğunu duyunca, ailesini yakınlarına emanet etmiş ve zulme karşı dikilmek üzere oraya gitmişti. Allah yolunda düşmanla çarpışmış ve bu yolda nice yaralar almıştı. O kadar yara almıştı ki adeta Zübeyr b. Avvâm gibi yaralanmadık yeri kalmamıştı. Ama gazi olmuştu, şehitlik henüz nasibi değildi…

Yıllar geçiyordu. Afganistan’da Müslümanlar zafere ulaşmıştı. Artık Ahmet Talha geri dönebilirdi. Öyle de oldu. Yine ailesiyle birlikteydi. Yine kulluk içindeydi. Ailesinin geçimi için çalışıyor, ailesinin manevi terbiyesiyle yakından ilgileniyordu. Onları Kur’ân ve Sünnet bilgileriyle donatıyordu. Evleri, bir okul gibiydi. Bu okulda İslâm dininin incelikleri tahsil edilmekteydi. Aile fertleri, huzur içindeydi. Konuşmalar, hep güzel şeyler üzerineydi. Kimsenin dedikodusunu yapmazlardı. Amaçları, hem kendilerini geliştirmek, hem de ümmete hizmet etmekti. Bu nedenle, dünyada meydana gelen gelişmeleri de yakından takip ediyorlardı.

Yine sabah olmuştu. Ahmet Talha, kalkmış ve diğer aile fertlerini de namaza kaldırmaya gitmişti. Onlar da kalktılar. Ahmet Talha, sünneti kılıp farz için mescide doğru yola çıktı. Gönlünde Allah ve dilinde de O’nun zikri vardı. Mescide ulaştı. Kapısından sağ ayakla ve “Allahım! Bana rahmetinin kapılarını aç!” duasıyla girdi. Namazını kıldı ve evine döndü.

Ayşe Hanım, çocuklara güzelce abdest aldırmıştı. İki çocukları vardı. Biri kız, biri de erkek. İkisi de anne ve babalarının şahsında aldıkları dini terbiye ile yetişiyorlardı. Bilinçliydiler. Niçin namaz kıldıklarını biliyorlardı. Namaz, onlara ağır gelmiyordu.

Zaman ilerliyordu. Günler, haftalar adeta yarışıyordu. Yine bir Kurban Bayramı günü gelmişti. Ahmet Talha, yine kurbanını almıştı. Bu, güzel ve semiz bir koçtu.kurbanlik-koc Onu, adeta bir gelin gibi süslemişti. Ona sevgi gösteriyor ve sürekli ilgileniyordu. Çocuklarına da kurban kesmenin hikmetini anlatıyor, kurban edilecek olan bu koçun diğerlerinden daha şanslı olduğunu söylüyordu. Çünkü bu koç, et yemek için değil, Allah’ı hoşnut etmek için kesilecekti. Ayrıca bu kurban, Allah yolunda her şeyi feda etmeyi de temsil ediyordu. Tıpkı İbrahim ve İsmâîl gibi… Biri canını, diğeri de canı gibi sevdiği oğlunu Allah için kurban etmeye hazırdı. Allah’a karşı, sınırsız bir teslimiyet duyuyorlardı. O’na boyun eğmişlerdi.

Ahmet Talha, bütün bunları çocukların anlayacağı bir dille onlara anlatıyordu. Çocuklar, bu kurbanlık hayvanı çok sevmişlerdi. Onunla oynuyor, ama onu hiç incitmiyorlardı. Onu, yalnız ve mahzun bırakmıyorlardı.

Aniden bir bomba sesiyle irkildiler. Ahmet Talha’da daldığı hatıralarından çıkıvermişti. Ailesiyle birlikte geçirdiği son kurban bayramına dair hatıraları, tamamlanmadan yarıda kalmıştı. Yarın, kurban bayramıydı, ama o güne ulaşabilecekler miydi?

Dünyanın en büyük terörist devleti Amerika ve onun çömezleri Irak’a saldırdığında Ahmet Talha yine evini barkını terk etmiş ve Allah yolunda canıyla malıyla cihada çıkmıştı. Irak’ta direniş kuvvetleri içinde nice hizmetler görmüştü. Çok sayıda coninin ve toninin canını cehenneme yollamıştı.

Ama şimdi zor durumdaydılar. Üç kişilik bir direnişçi kuvvet, çapraz ateşte kalmışlardı. Ölümün yakınlığını hisseden her bir mücahid, düşüncelere dalmıştı. Ama çember daralıyordu. Her birinin dileği, şehid olmak ve şehid olmadan önce birkaç zalimi cehenneme yollamaktı.

Silahlarında az sayıda mermi kalmıştı. Bu nedenle, gereksiz atışlardan kaçınıyorlardı. Zaman hızla ilerliyordu. Cehennem halkı, üzerlerine çullanmak için fırsat kolluyordu.

Çarpışma saatlerce sürmüştü. Sekiz coni ölmüş ve iki mücâhid de şehit olmuştu. Canlarını Allah yolunda kurban_yazskurban etmişlerdi ve kurban bayramından önce asıl bayrama ulaşmışlardı. Şehit olanlar arasında Ahmet Talha da vardı. Allah yolunda geçen bir hayat, yine Allah yolunda son bulmuştu.

Hayır, son bulmamıştı! O, ölüm kapısından geçip sonsuz yaşama kavuşmuştu. Hem de öyle bir yaşama ki; Ahiret aleminden önce nice nimetlerin ihsan edildiği bir yaşama… Mahiyetini kavrayamadığımız bir yaşama…

Sonu ebedi Cennet hayatı olan, yani aslında sonu olmayan bir hayata… Cennet hayatı! Nasıl bir hayattır cennet hayatı? Ahmet Talha’nın üstün bir mertebeyle hak kazandığı bu hayat, acaba nasıl bir hayattı? Ne dersiniz, bu hayatı gözümüzün önünde canlandırmaya çalışalım mı?

“Evet!”, dediğinizi duyar gibiyim. O halde, Ahmet Talha’nın şahsında birlikte cennet yolculuğuna çıkalım. Yüce Allah, hepimizin yolculuğunu cennet yolculuğu eylesin ve hepimizi cennette buluştursun! Âmîn!

Ahmet Talha, son derece bunaltıcı olan mahşer sıcağında nicelerinin boğazına kadar tere battığı bir ortamda, Arş’ın gölgesinde geniş koltuklara kurulmuş, hesabın tamamlanmasını bekliyordu. Gönlü huzur içindeydi. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.), Kevser havuzundan kana kana içtikten sonra hiçbir şeye ihtiyaç duymaz olmuştu. Evet, Kevser havuzuna gelmiş ve Fahr-i Âlem (s.a.v.) tarafından tebessümle karşılanmıştı. Altından bir ibrikle sütten beyaz, kardan soğuk ve miskten daha güzel kokan bu güzel sudan içmişti. Ama bir şey dikkatini çekiyordu. Müslüman oldukları izlenimi veren bazı kimseler, havzun yanından kovuluyorlardı. Bunun nedeni, Peygamberin yolunu terk etmek olarak açıklanıyordu. Ahmet Talha, Allah’a hamdetti. Çünkü Allah, onu yolunda sabit kılmıştı.

Ahmet Talha, göğsünden kan aktığını fark etti. Evet, şehitler bu şekilde mahşer alanına getiriliyordu. Hesap ilerliyordu. Kendisi de kolay bir hesaptan geçti. Fakat nice insanlar, hesap vermekte zorlanıyor, feryad ediyorlardı. Ve yine nice insanlar iman sahibi günahkârların affı için Allah’a dua ediyorlardı. Kendisi de o kervana katıldı. Dua etti. Nice günahkâr, onun şefaati sayesinde, dua edip duasının kabul görmesi sonucunda cehennemden kurtuldu. Artık, daha mutluydu. Hayatı boyunca Allah yolunda Müslümanların iyiliği için çalışmıştı, hala da buna devam ediyordu.

Mahşer alanında bir başka olay da dikkatini çekmişti. Savaş meydanında ölen nice insanın şehadeti kabul edilmiyordu. Çünkü onlar, kahraman denilsin diye ya da sadece milletini savunmak için çarpışmışlardı. Gayeleri Allah rızası değildi. Allah rızasını düşünmedikleri için, ona kavuşamamışlardı. Bu, acı bir durumdu. Kur’ân’ın ifadesiyle;

﴿عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ﴾“Çalışmışlar, ama boşuna yorulmuşlardı.”[1]

Sonunda, hesap tamamlanmış ve mahşer halkı sırât köprüsüne doğru yola çıkmıştı. Aman Allahım! Bu, ne zor bir geçitti. Altında cehennem kaynıyordu. Düşen cehenneme düşecekti. Her yer karanlıktı. Cehennem de o kadar yanmıştı ki, o bile kapkaraydı. Sadece müminlerin ışığı vardı. İman ve amelleri ışık olmuş, önlerini ve çevrelerini aydınlatmaya başlamıştı. Kendisi de bu nedenle mutluydu. Çünkü o da ışık sahibiydi. Hem de sırât köprüsünü son derece hızlı bir şekilde özel bir binekle geçiyordu. Ama herkes öyle değildi. Kimisi emekleye emekleye gidiyor, kimisi de sürünüyordu. Niceleri de cehennemin dipsiz karanlığına çığlıklarla yuvarlanıyordu. Bu, ne kötü bir sondu. Cehennem ehlinden olmak, daima ateşte yanmak. Bu duruma düşmediği için, Allah’a hamdediyordu. Yine bazılarını görüyordu. Müminlerden ışık istiyorlardı. Müminler de onlara “Dünyaya dönün de ışığınızı kendiniz alın. Işık oradan elde edilir” diyorlardı. Sonra aralarına bir perde çekiliyor ve karanlıkta kalıveriyorlardı. Bunlar, münafıklardı.[2]

Sonunda köprüyü geçmişti. Çok güzel bir yerdeydi. Önünde son derce süslü ve ihtişamlı kapılar vardı. Her kapının önünde özel görevliler bulunuyor ve gelenleri selamlıyorlardı.

﴿سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ﴾

“Selamun aleykum, hoş geldiniz. Ebedi kalmak üzere cennetler buyurun!”[3] diyorlardı.

Ahmet Talha’da bu şekilde buyur edildi. Bu samimi davet, onu çok memnun etmişti. Adeta rüyada gibiydi. Evet, çalışmış, ama boşuna yorulmamıştı. İhtişamlı ve son derece büyük olan bir cennet kapısından içeriye girdi. Etraf son derece aydınlıktı. Hava güzeldi. Ne sıcak ne de soğuktu. Şu ayeti hatırladı:

﴿لاَ يَرَوْنَ فِيهَا شَمْساً وَلاَ زَمْهَرِيراً﴾

“Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler.”[4]adanmlar

Her yerde çok güzel bir koku vardı. Her şey harikaydı. Birden gözlerini yere çevirdi. Hayret! Dünyada uğrunda günah işlenilen mücevherler cennetin çakıl taşlarıydı. Toprağı bir başkaydı. Hiçbir yerde toz, gürültü ve eksoz dumanı yoktu. Kuş cıvıltıları, insanı mest ediyordu. Cennette yeşillik hakimdi. Her yerde dev gibi ve daha önce hiç görmediği muhteşem güzellikte ağaçlar vardı. Ağaçların altından nehirler akıyordu. Kimi nehirlerde su, kimisinde süzme bal, kimisinde saf süt, kimsinde de sarhoşluk vermeyen şarap vardı.[5]

Allahım! Bu, ne büyük bir saadetti. Allah’a hamdediyordu. “Bizi buraya eriştiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir!” diyordu.[6]

Gördüğü güzellikler, kendisine şu ayeti hatırlatıyordu:

﴿وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً

“Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.”[7]

Yanındaki mihmandarıyla yoluna devam etti. Muhteşem bir köşkün önüne geldiler. Altın, gümüş ve yakutlarla süslü, mis gibi kokular yayan ve son derece estetik bir mimariye sahip bu köşkü görüp de hayran olmamak mümkün değildi. Kur’ân’ın şu ayetini yaşıyordu:

﴿الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِن فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لاَ يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ﴾

“Rablerinden korkup-sakınanlar için yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. Bu, Allah’ın va’didir. Allah, sözünden dönmez.”[8]

İçeriye girdi. Her yanda lüks ev eşyaları ve yerlerde paha biçilmez halılar vardı. Birçok hizmetkar, tebessüm ederek kendisini karşılamışlardı. Evi dolaşmaya başladı. İpek yastıklar, divanlar, koltuklar onu mest etti. Yatak odasına vardığında oradaki ipek elbiseleri ve altın takıları gördü. Dünyadayken imtihan amacıyla bunlar kendisine yasak kılınmıştı. Şimdi ise, en yüksek kalite ve sanatta önüne sunuluyordu. Sabredenlerin mükafatı ne de güzeldi. Bunu da Yüce Allah, daha önce müjdelemişti:

﴿إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ﴾

“Şüphesiz ki Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; oradaki elbiseleri ipektentir.”[9]

Güzel bir koltuğa oturdu. Hizmetçiler etrafında pervane oluyorlardı. En kaliteli içecekleri ve daha önce tatmadığı meyve ve yemekleri kendisine sunuyorlardı. Tıpkı, şu ayette bildirildiği gibi:

﴿يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ﴾

“Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.”[10]

Aslında hiç aç değildi. Çünkü cennet ehli için açlık diye bir şey yoktu. Çok yemek yemesine rağmen midesinde bir şişkinlik de hissetmiyordu, tuvalet ihtiyacı duymuyordu. Bütün bunlar, dünya hayatında insana acizliğini hissettirmek için var edilmişti. Kendisini Kaf dağında gören insanlar bile, acıkmaktan, susamaktan ve tuvalete gitmekten azade değillerdi. Bu halleri, onlara acizliklerini haykırıyordu. Tabi duyacak kulakları var idiyse… Ama cennet böyle değildi. İmtihana ve acziyetin hissettirilmesine gerek yoktu. Zevk için yenir ve içilirdi. Tuvalet ihtiyacı olmazdı. Sadece misk kokulu bir terleme olurdu. Hastalık ve yaşlanma da yoktu. Bu, ne güzel bir ödüldü.

Bu koskoca evde, yalnızca eşyalar ve hizmetçiler mi vardı? Elbette hayır! Eşlerine düşkün, iyi huylu hanımlar da vardı. Bu hanımlar, eşlerini mutlu eder ve kendileri de mutlu olurdu. Ahmet Talha’yı en çok mutlu eden ise, hanımı Ayşe’yle ve hak yolda yürüyen diğer yakınlarıyla cennette de bir araya gelmekti. Bu, ne güzel bir birliktelikti. Tarif edilemeyecek kadar mutluydu.

Evinden çıktı ve günümüz araçlarına göre son derece gelişmiş olan aracına bindi. Kendisine verilen kilometrekarelerce araziyi kuşbakışı seyretti. Bu, ne büyük bir ihtişamdı. Yemyeşil ovalar, yemyeşil ağaçlar, şırıldayan nehirler, lüks evler, koşuşturan atlar, cıvıldaşan kuşlar ve daha neler neler… Yine Allah’a hamdetti.

Daha sonra, cennet halkının bir araya toplandığı bir meclise uğradı. Orada peygamberler, sâlihler, şehitler ve dostlar hepsi bir aradaydı. Hep merak etmemiş miydi? Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), nasıl bir insandı? Sahâbileri nasıl insanlardı? İşte şimdi hepsini gözleriyle görüyor ve onlara elleriyle dokunuyordu. Onlarla konuşuyordu. Onlardan sevgi ve şefkat görüyordu. Bu, ne güzel bir topluluktu!

Bir an aklına batıl üzere yardımlaşanlar geldi. Evet, onlar da bir aradaydılar. Ama şimdi birbirlerine lanet okuyorlardı. Cehennemin alevli ateşleri içinde kavruluyorlardı. Feryatları, cehennemin kalın duvarlarına çarpıp yankılanıyordu. Kendi zamanında müslümanlara zulmeden kafirler aklına geldi. Hemen önüne bir ekran açıldı ve oradan o zalimlerin gördüğü azabı seyretti. İçinde bulunduğu nimetler de o zalimlere gösterildi. Bir tarafta sonsuz bir mutluluk, diğer tarafta da sonsuz bir pişmanlık vardı. Herkes ektiğini biçmişti.

Ahmet Talha, Allah yolunda birlikte cihâd ettiği arkadaşlarıyla bir araya gelmişti. Konuştular, dünyada geçirdikleri günleri andılar ve bu günü gösteren Allah’a hamd ettiler. KonuşmTarihaları hep güzeldi. Dünyada karşılaştıkları saçma sözler yoktu.

﴿لاَ يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْواً وَلاَ تَأْثِيماً إِلاَّ قِيلاً سَلاَماً سَلاَماً﴾

“Orada, ne ‘saçma ve boş bir söz’ işitirler, ne günaha sokma. Yalnızca bir söz (işitirler:) Selam, selam!”[11]

Onlar böyle konuşurken, bir elçi geldi ve her şeyi yaratan Yüce Allah’ı görecekleri kendilerine müjdelendi. Bu, ne büyük bir mutluluktu. Kendilerini var eden Allah’ı görmek. Her halde en büyük mutluluk buydu. Gördüler, evet Allah’ı gördüler ve onun verdiği mutlulukla adeta kendilerinden geçtiler.

﴿وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“O gün yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakar.”[12]

Bu, ne güzel bir sonuçtu. Az bir sermayeyle ne büyük bir kazanç sağlanmıştı. Bütün bunları düşündü, hamdetti, hamdetti…

Ahmet Talha, daha sonra yolculuğuna devam etti. Evine döndü. Hanımı kendisine bir kat daha güzelleştiğini söyledi. O da hanımına aynı şekilde karşılık verdi. Evet, gerçekten öyleydi. Dünyada insan, gittikçe yaşlanıyor ve çirkinleşiyordu. Cennette ise, sürekli güzelleşiyordu. Taze bir gonca gibi açıyordu.

Bir an aklına uyku geldi. Dünyada bu kadar uzun zaman yolculuk ettikten sonra yorulur ve uykusu gelirdi. Ama cennette hiç yorulmamış ve uykusu gelmemişti. Çünkü uyku, mutluluğa bir ara vermekti. Bu ise, cennete yakışmazdı. Uzandığı, ipek süslemeli yatağında bunları düşünüyordu. Ama uyumuyordu. Aklına şu ayet geldi:

﴿الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ لاَ يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلاَ يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ

“Ki O, bizi kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz.”[13]

İşte Ahmet Talha’nın hayatı, öncesi ve sonrası… Belki bu temsili bir hikayeydi. Ama burada anlatılanların hiçbiri hikaye değildi, tamamen gerçekti… O halde, bu güzel sonuca ulaşmak için çalışmalıyız, çalışmalıyız…

Yüce Allah, hepimize yolunda bir yaşam ve yolunda bir ölüm ihsan eylesin! Bu duayla hepinizi Allah’a emanet ediyorum! Hayırlı bayramlar! Allah’ın selamı üzerinize olsun!

Üzeyir DURMUŞ



[1] Ğâşiye: 88/3.

[2] Hadîd: 57/12-13.

[3] Zümer: 39/73.

[4] İnsân: 76/13.

[5] Muhammed: 47/15.

[6] A’râf: 7/43.

[7] İnsân: 76/20.

[8] Zümer: 39/20.

[9] Hac: 22/23

[10] Zuhruf: 43/71.

[11] Vâkıa: 56/25-26.

[12] Kıyâmet: 75/22-23.

[13] Fâtır : 35/35.

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile