Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

kurban1Kurban bayramı, bazı kesimlerce hor görülen ve içi boşaltılan bayramlardan biridir. Kimileri, kurban bayramını hayvan katliamı olarak nitelerken, kimileri de et yemek için kurban kesmektedirler.

Bunlar, yanlıştır. Kurban, Allah’a yakınlaşmak için yapılan bir ibadettir. Kurban Bayramı da, bu yakınlığın kutlanmasıdır. Bu kutlama bağlamında, sosyal ilişkilerin ve sosyal dayanışmanın kuvvetlendirilmesi gerekmektedir. Kesilen kurbanların etlerini fakirlerle paylaşmak ve dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan muhtaç müslümanlara Kurbanlık hediye etmek, bu bakımdan son derece önemlidir.

Fakirlere ikram edeceğimiz kurban etlerini en güzelinden seçmek bir görevdir. Bu bağlamda, kurbanlık hayvanın yemediğimiz sakatatlarını veya yağlarını dkurban2eğil de, en sevdiğimiz bölümlerini ikram etmeliyiz. Bilindiği üzere Yüce Allah, “Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça, asla iyiliğe ulaşamazsınız”[1] buyurmaktadır. Peygamber (s.a.v.) de kendimize nasıl muamele edilmesini istiyorsak, diğer Müslümanlara da aynı şekilde davranmamızı emretmektedir.[2]

Bunun dışında bayramda çocukları sevindirmek, imkanımız varsa kaliteli şeker ve çikolatalar sunmak yerinde olur. Fakirleri giydirmek de bu bağlamda anılmalıdır. Müslüman, hep bana demez. Başkalarıyla paylaşır, paylaşmalıdır.

Kurban Bayramı

Sözlükte “yaklaşmak, yakın olmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile kı­lınan şey”[3] anlamlarına gelen kurban kelimesi, dînî bir terim olarak, “ibadet mak­sadıyla belirli vakitte belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak veya bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir. Türkçemizde kurban kelimesiyle ifade edilen bu ibadet, Arap dilinde genelde ‘udhiyye’ olarak anılmaktadır. Udhiyye, kuşluk vaktinde kesilen hayvan demektir. Genelde kurbanlar, bayram namazından hemen sonra bu vakitte kesildiği için böyle adlandırılmıştır.[4]

Kurban ibadeti, hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır. Kur’ân, bu ibadetin Âdem (a.s.)’dan Muhammed (a.s.)’a kadar süregeldiğini ve süregideceğini gösteren açıklamalar içermektedir.

Evet, Âdem (a.s.) zamanında kurban ibâdeti vardı. Kur’ân, Hazreti Âdem’in iki oğlunun Allah’a takdim ettikleri kurbandan söz etmektedir.

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki ka­bul edilmemişti. Kabul edilmeyen, “Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki; “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder. Andolsun ki sen öl­dürmek için bana el uzatsan bile ben öldürmek için sana elimi kaldıracak de­ğilim! Zira ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben diliyorum ki sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin, cehennemlik­lerden olasın! Zalimlerin cezası işte budur.” Sonunda nefsânî duygular onu kardeşini öldürmeye itti; onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu. Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi, “Yazıklar olsun bana! Kardeşimin cesedini gömme noktasında şu karga kadar bile olamadım mı?” dedi, ettiğine de pişman oldu.”[5]

Rivayete göre Âdem’in iki oğlu Hâbil ile Kâbil arasında bir ihtilâf çıkmış, babaları her ikisinin de Allah’a kurban sunmalarını, hangisinin kurbanı kabul edi­lirse onun haklı olacağını söylemişti. O zamanlar, gökten inen bir ateşin kurbanı yak­ması, kurbanın kabul edildiğini gösteriyordu. Sunulan kurbanlardan Hâbil’inki kabul edildi. Kıskançlığı yüzünden bu durumu içine sindire­meyen Kabil, kardeşini öldürmekle tehdit etti. Hâbil ise, kardeşinin içindeki kıskançlığı ve kini gidermek için ona yumuşak davrandı. Sunulan kurbanların, kurban3sadece Allah için takdim edilmeleri durumunda kabul edileceğine dikkat çekerek kardeşini halini düzeltmeye teşvik etti. Diğer yandan da takvadan uzak bir kurban sunarak girdiği günaha ek olarak kendisini öldürme günahını da yüklenmemesini öğütledi. Kendisinin böyle bir tutumdan uzak bulunacağını ifade etti. Ancak Kâbil, yine de Hâbil’i öldürdü. Sonra da başına açtığı gaileden dolayı, yaptığı işe pişman oldu. Onun pişmanlığının nedeni buydu, tevbe etmemişti.

Bu kıssadan anladığımıza göre kurban, samimi bir niyetle ve sadece Allah için kesilmelidir. Ayrıca insan, nefsinin kötü isteklerini de kurban edebilmelidir. Kötü düşüncelerini ve kötü huylarını kurban ederek Allah’a yakınlaşmalıdır.

Zaman içinde ilerlemeye devam ediyoruz ve İbrâhîm (a.s.) zamanında da kurban ibâdetinin var olduğunu ibretli bir kıssa ile öğreniyoruz.

“İbrâhîm dedi ki: “Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz! Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı.” (Putperestler:) “Onun için bir yapı kurun ve (orada hazırlayacağınız) kuvvetli ateşe atın onu!” dediler. Böylece onu engellemek için bir plan kurdular; ama biz onları alta düşürdük. İbrahim, “Ben Rabbime gidiyorum, dedi, O bana yol gösterecektir.” (İbrâhîm, şöyle dua etti:) “Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver!” Bunun üzerine kendisine akıllı ve iyi huylu bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik. Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum, dedi, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım görüşün ne olacak.” Dedi ki: “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabreden biri olarak bulacaksın.” Her ikisi de (ilâhî buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüz üstü yatırınca, “Ey İbrahim, diye ona seslendik; Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Onun hakkında, “İbrahim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen kuşaklar arasında devam ettirdik.” [6]

Bu ayetler, İbrâhîm (a.s.)’ın Allah’a yakınlık kazanmak uğruna kendi canını ve canından bir parça olan oğlunu kurban edebilecek kadar samimi olduğunu göstermektedir. Önce, putperestlerin baskıları karşısında Allah yolunda canını vermeyi göze almıştı. Daha sonra da Allah’ın rüyasında emretmesi üzerine oğlu İsmâîl’i kurban etmeye hazırlanmıştı. Şüphesiz ki İsmail’in kurban edilmesi emri bir imtihandı. İbrahim’in her koşulda Allah’a olan bağlılığının sınanmasıydı. İşte kurban ibadetinin hedefi, gayesi… Bütün varlığını Allah’a adamak… Allah’ın emirlerini her koşulda uygulamak…

Şu halde kurban kesen her Müslüman, Allah’ın emirleri karşısınkurban44da İbrâhîm’in teslimiyetini yaşaması gerektiğini hatırlamalı ve bu yolda gayret etmelidir. Canını ve malını Allah yolunda kurban edebilmelidir. Allah’a yakın olabilmek için İslâm’ın bütün güzelliklerini yaşamalıdır. Nefsinin zorlandığı şeyleri de Allah için yapabilmelidir. Allah’ın emirleri karşısında İbrahim ve İsmail gibi kayıtsız şartsız bağlılık gösterebilmelidir.

Yüce Allah, bu teslimiyeti, bu bağlılığı her birimize ihsan eylesin! Âmîn!

Zaman içinde yolcuğumuza devam ediyoruz ve bu kez İbrâhîm (a.s.)’ın torunları olan İsrâiloğulları’nda da kurban ibâdetinin var olduğunu görüyoruz. Kur’ân, İsrâiloğulları’nın peygamberlerden mucize olarak istedikleri ve (gökten inen) ateşin yakacağı bir kurbandan söz etmektedir;

“Onlar, ‘Doğrusu Allah, ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmama hususunda bizden söz aldı’ diyenlerdir. De ki: Benden önce nice peygamberler size mucizeler ve dediğiniz şeyi getir­mişlerdi. Doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz?”[7]

Anlatıldığına göre bu şekilde kurban sunma olayı İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberler için bir mucize olmuştu. Peygamberin, Allah tarafından gönderilmiş olduğunu ispat etmesi için bir kurban kesilir, pey­gamber kalkar dua eder, bunun üzerine gökten bir ateş o kurbanı yakardı. Bu durum, o peygamberin iddiasında doğru olduğunu gösteren bir mucize olurdu.

Ayrıca İsrâiloğulları’nın tarihinde önemli bir yeri olan Bakara Kıssası da onlarda kurban ibâdetinin var olduğunu göstermektedir:

“Bir zamanlar Mûsâ kavmine: “Allah, bir sığır kesmenizi emrediyor” demiş, onlar da: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” diye cevap vermişlerdi. Mûsâ da: “Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” demişti. Bunun üzerine Mûsâ’ya: “Peki öyleyse Rabbine yalvar da onun ne olduğunu bize açıklasın” dediler. Mûsâ: “Rabbim şöyle buyuruyor: ‘O sığır, ne çok yaşlı ne de çok genç değildir; ikisi arası orta yaşlı bir inektir.’ Haydi, size emredilen işi yapın bakalım!” dedi. Bu sefer dediler ki: “Rabbine yalvar da onun renginin nasıl olması gerektiğini bize bildirsin” O da: “Allah diyor ki: O, bakanların içini açan parlak sarı bir sığır olacaktır” dedi. Onlar yine dediler ki: “Bizim adımıza Rabbine yalvar da onun nasıl olacağını bize iyice açıklasın. Çünkü, istenen sığır, bize diğerlerine benzer geldiğinden tereddütte kaldık. Allah dilerse, asıl istenen sığırı buluruz.” Mûsâ: “Rabbim şöyle diyor: O, toprağı sürmek için çifte koşulmamış, ekin sulamada çalıştırılmamış, serbest bırakılmış ve alacası bulunmayan bir sığır olacaktır.”  dedi. Bunun üzerine onlar: “İşte şimdi gerçeği (tam anlayacağımız tarzda) bildirdin” diyerek nihayet sığırı kestiler, ama az kalsın bunu yapmayacaklardı.  Hani siz bir adam öldürmüştünüz de katilin kim olduğu hakkında birbirinize düşmüştünüz. Halbuki Allah, sakladığınızı meydana çıkaracaktı. Bunun üzerine dedik ki: “Kestiğiniz sığırın bir parçasıyla ölüye vurun!” (Denileni yaptıklarında ölü diriliverdi.) İşte Allah, ölüleri böyle diriltir ve akıllanasınız diye ayetlerini size böyle gösterir.”[8]

Eski Mısır ve çevresinde boğalara büyük değer veriliyordu. Çünkü toprağın sürülmesi ve sulanması için onlara ihtiyaç duyuluyordu. Zamanla bu değer verme, kutsiyet atfetmeye dönüştü. Zamanla Mısır halkı Apis öküzüne tapınmaya başladı. Mısır halkı içinde ezilen ve özünden uzaklaşan İsrâîloğulları da onlardan etkilenerek Apis öküzünü kutsal saymaya başladılar. “Üzüm üzüme baka baka kararır” derler ya, aynen öyle olmuş. Görmüşler, başlangıçta beğenmemişler, sonra alışmışlar, sonra da değer vermişlerdir. İsrâîloğulları, Mısır’dan çıktıktan sonra da boğalara tapınanlarla karşılaştılar. Ken’ânîlerin Baal dedikleri boğa heykeline tapındıklarını gördüler.[9] Bunun üzerine Mûsâ (a.s.)’dan kendileri için de böyle putlar yapmasını istediler. Olumsuz cevap alan İsrâîloğulları, onun Tûr’a gidişini fırsat bilip bu isteklerini gerçekleştirdiler. Sâmirî, onlar için bir buzağı heykeli yaptı, onlar da ona tapındılar. Her ne kadar daha sonra bundan tevbe etseler de, zihinlerini etkisi altına almış bulunan, boğanın kutsallığı fikrinin, somut bir olayla yok edilmesi gerekiyordu. Çünkü onlar soyut anlatımlarla uslanmayacak kadar, pozitivist insanlardı.

İşte Yüce Allah, bu nedenle onlara bir boğa kesmelerini ve böylece onun kutsal bir varlık olmadığını görmelerini istedi. Fakat onlar, gönüllerine sinmiş olan boğanın kutsallığı fikrinden dolayı, buna yanaşmadılar. “Kutsal olan bir hayvan, nasıl kesilir. Bu, bizi felakete sürükler. Herhalde bu isteğinde ciddi değilsin! Allah, herhalde böyle bir şey emretmez!” dediler. Allah adına yalan söylemek, bir peygamberin Allah’ın emirleri konusunda alaycı bir tutum takınabileceğini ve onun emretmediği bir şeyi emretti diyebileceğini düşünmek, hiç şüphesiz ki cahilliğin bir göstergesidir. Bu nedenle Mûsâ (a.s.) onlara, Allah adına yalan uyduran ve bir peygamberin Allah adına yalan uydurabileceğini düşünen câhiller gibi olmaktan Allah’a sığınırım!” dedi.

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, batılla iç içe yaşamak insanın batıla yönelmesine neden olabilir. Bu nedenle batıldan şiddetle kaçınmak gerekir. İnsan, duyduklarından ve gördüklerinden etkilenen bir varlıktır. Çoğu zaman, bu etkilenmenin farkında olmaz. Ancak geçmişine dönüp tarafsız bir bakışla kendi yaşantısını tahlil ederse bunun farkına varabilir.

Evet, Yahudiler putperestlerle yaşaya yaşaya onlar gibi putlara saygı duyar hale gelmişler ve gönüllerindeki putları yıkmakta tereddüt göstermişlerdi. Mûsâ (a.s.)’ın boğa kesilmesi emrinde ciddi olmadığını düşünmüşlerdi. Ancak Mûsâ (a.s.)’ın gayet ciddi olduğunu anladıkları için başka çözümler aramaya başladılar. Emredileni yapmamak için, konuyu detaylandırmaya, ayrıntılara dalmaya başladılar. Bu sayede emrin geri alınacağını sanıyorlardı.

Bu gerçeklerden haberdar olan her Müslüman, yanlış olduğunu tespit ettiği bâtıl inançları kesip atabilmelidir. Bakara kıssası, kurban ibatenin bu yönünü de bizlere öğretmektedir.

Zaman içinde yolculuğumuzu sürdürüyoruz ve Peygamber (s.a.v.)’in zamanına geliyoruz. Yüce Allah, Kur’ân’da ona ve onun şahsında bizlere kurban kesmeyi emretmektedir.

“Şüphesiz ki biz sana, kevseri (sonsuz nimetleri) ihsan ettik. Şu halde Rabbin için namaz (bayram namazı) kıl ve kurban kes.”[10]

Bu âyetler, kurban ibâdetinin, insana verilen nimetlere karşı bir şükür olduğunu bizlere öğretmekurban5ktedir. Dolayısıyla, şükrün bu çeşidini de yerine getirmek durumundayız.

Bütün bu açıklamalar, başta da ifade ettiğimiz gibi, kurban ibâdetinin Hazreti Âdem zamanına dek uzandığını göstermektedir. Bundan dolayıdır ki, tarih boyunca bütün dinlerde kurban sunma uygulaması vardır. Ancak kurbanlıklar, kurban sunma şekilleri ve amaç­ları bakımından farklılıkların bulunduğu görülmektedir. Başta tahıl olmak üzere bir kısım bitkiler, para, hayvanlar, hatta insanların kurban edildiği gözlenmektedir. Hac sûresinin ilgili âyetlerinden[11] ilâhî dinlerin hepsinde “ibadet amacıyla hayvan kesme” anlamında kurban ibadetinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta ise kurbanla ilgili değişik anlayış ve uygulama­lar vardır. Bu bağlamda Hıristiyanlık’ta Hazreti Îsâ’nın gerçekliği olmayan çarmıha gerilmesi olayı, kurban kavra­mına özel bir anlam katmakta, insanoğlunun günahına karşılık Allah’ın Hazreti Îsâ’yı feda ettiğine inanılmaktadır. Bu inancın, insan için insanın kurban edilmesi anla­mını içermesine karşılık Kur’ân-ı Kerîm’de Hazreti İbrahim ve oğlu Hazreti İsmail’in Allah’ın buyruğuna gönülden teslim olma konusunda verdikleri başarılı sınava deği­nildikten sonra ilâhî bir armağan olarak gönderilen hayvanın boğazlanmasının is­tendiği bildirilmiş, insanın kurban edilmesi anlayışı kabul edilmemiştir.

Üzeyir DURMUŞ



[1] Âl-i İmrân: 3/ 92.

[2] Müslim, İmâret, 10.

[3] Ayrıca bkz. Şeyhzâde, Hâşiyetu Beydâvî, II, 208.

[4] Meydânî, el-Lubâb, III, 98.

[5] Mâide: 5/27-31.

[6] Saffât: 37/95-109. Terviye (düşünme), Arafat (bilme), Nahr (kesme) isimleriyle ilgili olarak bazı hadis ve tefsirlerde haccın yapılış şeklini de ele alan rivayetler vardır. Müsned, No: 2707; İbn Kesîr, IV, 15; Mehmet Zihni, s. 779. Ayrıca Bakara sûresindeki sığır kesme kıssasını da ekle. Kalpteki batıl inançları bıçakla kesip atıyorsun. İçteki sadist duyguları da kan akıtarak atıyorsun. Ayrıca Abdullâh’ın 100 deve karşılığında kurban olmaktan kurtulması.

[7] Âl-i İmrân: 3/183.

[8] Bakara: 2/67-73.

[9] Kutsal Kitap, Çölde Sayım, XV.

[10] Kevser: 108/1-2.

[11] Hac: 22/34-37.

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile