Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

ss-110310-yemen-da-02.ss_full[Evvela Mısır, akabinde Tunus, Libya, Bahreyn, Yemen, Suudi Arabistan ve son olarak Suriye’de başlayan halk ayaklanmaları, yarım asırlık dikta yönetimlerin devrilip bölgenin geleceği için ümit vaad ediyor gibi görünse de, önümüzdeki süreçte, durumun pek de iç açıcı olmayacağının izleri yavaş yavaş belirmeye başlıyor.

Malumunuz olduğu üzere Mevlüt Uyanık hocamız, Yemen’deki ayaklanmanın her safhasında hadiseye bizzat şahitlik etti ve takip ettiğiniz üzere başından itibaren Yemen notlarını bizlerle paylaştı. Özellikle Mart’ın 10’undan itibaren şiddet dozu artan gösteriler ve toplumun hadiseye bakışı, hocamızın yeni notlarında yer almakta. İstifade etmeniz temennisi ile…]

Yevmu’l-Gazap: Kanlı Cuma

Bugün 1 Mart, dışarıda gösteri hız kazandı, dünden, “Kampus dışına çıkmayın, muhalifler, Tahrir meydanına yürüyecek, olay çıkabilir demişlerdi.” Bir yoldaş, “hocam niye hep milletin tersine gidiyoruz/sunuz? Geçen sene Kırgızistan’a tekrar gidecektiniz, olaylar çıktı, burası da öyle” demişti. Bilmem, ama bir kez nehirde balık tutmaya katıldım, o zaman anladım ki, balık tutmak istiyorsanız, nehrin tersine gitmeniz gerekiyor; üstelik balıkla pek alakası olmayan biri olarak, tatlı su balığının kılçıklı ve yenmesi zor olduğunu bilerek. Maksat o balığı yakalamak, o anı yaşamak. Önemli olan bu bana göre. Nehrin akışına gidenin bir şey yakaladığı görülmüş mü, ya da kuyruğunu yakalayan bir kedi! Bir şikayetim yok halimden, şükür bir çok yer görüyorum. Her şeye rağmen, bütün zorluklara karşın hayatı kendince yaşamaya çalışan güzel insanlarla karşılaşıyorum.

Bilgisayar fakültesinin yanında oturup fasih konuşan hatibi dinliyorum. Biraz ileride bir genç var, onun yanına gittim ve sordum, kim bu diye. Muhtar isimli genç; “Zindani konuşuyor, kendisi çok etkili, Camia’tu’l-Îman rektörü, aslında Eczacılık eğitimi almış, ama düşünce açısından sadece Yemen’de değil, bütün Arap dünyasında çok etkili,  Aids virusünü gidermeye çalışanlardan. Dün devlet başkanı ile görüşmüşler ve ona; ‘nasıl istiyorsanız öyle davranalım’ demiş”, diye cevap verdi. Ama konyemen_0uşması hiç de öyle bir minvalde değil, gayet sert konuşuyor.

Bugün Aden’de şehit edilenler anısına “Azap Günü” düzenlendi. Âlimler fetva yayımladı, kesinlikle çatışma olmayacak, fitneye neden olunmayacak diye. Hakikaten bir levha dikkatimi çekti göstericiler arasından çıkarken; “Bu Barışçı Gösteri, Şeriat İlkelerine Uyacaktır”  yazıyordu. “İrhal, İmşi, Berra, Azzil” diye bağırıyor gençlik.

Abdülhamit Han’ın Hastanesi: Müze

Abdulhamit Han’ın inşa ettirdiği hastaneyi “El-Methafu’l-Vatanî” ismiyle müze yapmışlar. Kapıda karşılaştığımız bir Yemenli iştiyakla anlattı buranın hastane olduğunu. İç avluda sadece kemeri kalmış ve üzerinde Padişah’ın tuğrası bulunan kapıdan giriyoruz. Dört kat sol taraftan, ortada cumba şeklinde çıkmış biraz daha yüksek, sağ taraf ondan da yüksek, yaklaşık beş katlık bina. Giriş katı resepsiyon gibi, ilk katta İslam öncesi eserleri sergileniyor. Üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldim, karşımda Hermann Durchart (1857-109) nam arkeologun Yemen gezisini ve yaptığı kazıları anlatan levha çıktı. Çorum’da Almanlar, burada Almanlar; ne diyeyim, “insanlığa hizmet ediyorlar, kendileri için bir şey istiyorlarsa namerdler!!!”

Geniş koridor ve her iki tarafta koğuşlar, geniş pencereler Türk usûlü, bizim Sungurlu’daki evinkiler gibi geniş bir duvar içinde, ama iki kat, ilk kat cam, ikincisi kalın ve ahşap. Koğuşların her birine Yemen’de kazılarda çıkan örnekler, silahlar, tüfekler, barut doldurucuları ve iki tarafı burmalı hançerler var.

Müzeden çkıyoruz, gelmişken Tahrir Meydanı’nı bir gezelim diyoruz. Yönetim taraftarları geniş ve büyük çadırlarda, öğle vakti yemek kapma telaşı var. Ali Abdullah Salih’e vefa isteyen yazılar var, fazla dolaşmadan çıkıyoruz. Taksiciye soruyorum dün ne oldu diye, genç biri, çatışma çıktı, diyor. Kim ateş etmiş, diye soruyorum. “Belli değil” deyince durum ortaya çıktı. “Bunların hepsi fitne ve ülkeyi yıkmak istiyorlar” diye ekliyor.

10 Mart Perşembe günü yüksek lisans dersinden çıktım, İhsan hocam çarşıya çıkacağını söyledi, ben de geleyim dedim. Seyf hemen beni arabayla dış kapıya götürdü, dolmuşa binip gittik. Burada hiç bir telaş yok, hayat akıp gidiyor ve caddeleri işportacılar doldurmuş, her yer tanesi yüz riyalcılar kaplamış. Alışveriş yapanların çoğunu hanımlar oluşturuyor. Ufak bir terzi dükkanında konuşuyoruz, dışarıda bir hanım bekliyor. “Abi biz varız diye girmiyor” galiba diyorum ve hemen yan taraftaki çaycıya geçiyoruz. Baktım çaycı gözleme yapıyor ve içine  soğan, domates, yumurta katıyor, çok ince açılmış, hemen deniyorum. Onun ismi “Mutabbağ” diyor dükkan sahibi. Yanımızdaki iki gençle konuşurken bir amca geliyor ve kim olduğumuzu soruyor, hemen karşımızda “Külliyetü’l-Ulyâ li’l-Kur’âni’l-Kerîm” yazıyor, orayı işaret ederek; “buraya gelin, Kuran, hadis, temel dersler var” diyor ve “nerelisiniz” diye soruyor. Türküz deyince hiç mübalağa etmiyorum, eğiliyor ve öpüyor beni. Resim çektiriyoruz, iyice eğiliyor, tekrar öpüyor, cumaya beklediğini söylüyor.

Kur’an Kursu

Yağmur rahmetle iniyor, hazırlıksız yakalanıyorum, muson yağmurları başlamış. Aman rahmet bu, kaçacak halim yok ya diyerek, Debbab’a yöneliyoruz. Süleyman Efendi’nin talebelerinin açtığı vakıf ve yurda geçeceğiz.  Ben, Türk bayrağı olan ve Türkçe öğreten bütün birimleri ziyaret etmeyi bir vazife görüyorum ya, geldiğimde söylemiştim İhsan Bey’e, o da tamam gidelim diyor. Hayyi Siyasi denilen güzel bir semtte, korumalıss-110309-yemen-02.ss_full bir bina bulmuşlar. Daha önce Birleşmiş milletlerin Himayetu’l-Etfal, “Çocukları Koruma Merkezi’ymiş.”

Yakup hocam, Adıyamanlı, Suriye’den gelmiş buraya. Hasan Ali ve Fatih hocamlar daha genç, tekamül sonrası doğrudan buraya gelmişler, üç tane de Yemenli hoca varmış. Tekamülü bitirmişler ve burada hizmet ediyorlar. Yakup ve Fatih hocam hafız, güler yüzlü, bildiğiniz simalarından secde izleri belli olan kardeşler, hah bunlar işte diyebileceğiniz kişiler yani. “İyi de Yakup hocam ne alaka, Arap diyarında Kuran öğretmek” diyorum. “Olur mu hocam, lehçeyle büyümüşler ve Kuran öğretimi hakikaten zor” deyince, çarşıdaki Kuran kursunu anlatan bey geliyor aklıma. 35 talebe varmış, ama onları evlerine göndermişler, olaylardan dolayı. Hiç bir olumsuz tepki yokmuş, siyadeten ve kıyateden bize, daha doğrusu Osmanlıya hürmet ediyorlar, son yıllarda gelişmeler, iyi ilişkiler, Hükümet ve Cumhurbaşkanımızın ilgilerin bu hürmeti pekiştirdiğini söylüyor.

Taiz’deki kursu da kapatıp Fatih hocayı Sana’ya getirmişler. Daru’s-Saâde isminde bir yardımlaşma vakfı kurulmuş yenice. “Allah izin verirse Taiz’de bir kız kursu açacağız, iki Yemenli kardeş, İstanbul’da eğitim görüp geldi” diyor. Bu arada Türkçe kurslarına başlamışlar. Ahmet Yesevi’nin çağdaş talebeleri; geliyorlar, nezafet ve nezaket ile Anadolu kültürünü, İslamî duyarlılığı herkes kendi açısından anlatıyor ve hizmet ediyor. Bunu söyleyince Hasan Ali’nin gözleri ışıldıyor. “Abi benim mezun olduğum tekamül kursunun adı da Ahmet Yesevi” diyor. 2.5 yıldır buradaymış, ön lisans ilahiyatı bitirmiş. Aman dikey geçiş sınavına gir ve Çorum’u yaz diyorum. Çok hoş geçen bir sohbetten sonra Yunus hocam bizi kampuse bırakıyor ve en yakın zamanda yakınlardaki Türk şehitliğine gitmek üzere sözleşiyoruz.

Kurstayken Abdürrahim et-Turkî arıyor, geçen Cuma iptal etmek zorunda kaldığım davetlerini hatırlatıyor ve diğer hocalara söylememi istiyor. İhsan Bey’e orada söylüyorum, diğerlerine lojmanda iletiyorum.

11 Mart Cuma 2001: Büyük Cuma

Abdürrahim et-Turkî, Cuma öğle üzere babası Ali Emmi ile geliyor lojmana. Ali Emmi, Devlet başkanının dün gerçekleşen geniş katılımlı toplantısı için gelmiş. Başkan, her türlü hazırlığı yapacağını, anayasa değişikliğini gerçekleştireceğini söylemiş, ama anladığım kadarıyla anlattıklarına kimse inanmıyor. Çünkü 11 Mart, yani bugün Cuma namazı çok geniş katılıma sahne olacak ve şehitler için cenaze namazı kılınacakmış. Biz yan camiye gidiyoruz, hatip enfes bir hutbe veriyor, birazını ben anlıyorum, birazını İhsan Bey’den, kalanı da Abdürrahim’den alıyorum. Tunus, Libya, Mısır gibi olmayacaklarını, 4. iyi örnek olarak kan dökmeden bir ıslahı gerçekleştirmenin gerekliliğini vurguluyor hatib.

İkiye doğru Türk kökenli Yemen’li kardeşin evine geliyoruz, Ali Emmi’nin kardeşi. Subay, öğretim görevlisi ve inşaat işleriyle uğraşan amcasının, 9 çocuğu var ve en küçük ikisi yanımızda. Kendisi gibi ismi de Melek, Arap demeye bin şahit ister, hemen resimlerini çekiyorum. Diğeri Muhammed. Melek mırıl mırıl yardım ediyor abisine sofrayı kurmak için. Şefut, etli pilav, selte ve sahn-ı bint ana yemek. Mevye ve çay ile devam ediyor, tabii ardından gat. . Türk köyünden ve olaylardan söz açılıyor, “biz ss-110224-yemen-03.ss_fullkansız bir devrim istiyoruz. Genel kanaat Daafu’l-Keyl, yani patlama noktasına gelinmiş. Ama her şeye rağmen şiddet yok, hatibin dediği gibi” diyor. Tam o sırada bana telefon geliyor Türkiye’den, Cuma gösterilerini görmüşler, Suudi Arabistan’da da gösteri varmış, akşam görüşebilir miyiz dediler. İhsan Bey’in de telefonunu verdim. Geç kalmamak için erkenden çıktık, kampus önüne geldiğimizde ortalık ana baba günüydü, omuz omuzu sökmüyor, ama herhangi bir şiddet tezahürü yok. Kadın ve çocuklar çoğalmış, yolun bir tarafı kadınlara tahsis edilmiş. Bir kaç çocuk resmi çekiyorum. Akşam da Türkiye’dekilere telefonda söylüyorum gördüklerimi; her şeye rağmen Yemen’lilerin şiddetsiz bir devrim istediklerini, Salih gitmediği sürece de gösterilerin devam edeceğini, çünkü verdiği sözlere güvenmediklerini belirtiyorum. 3 kişinin öldüğü olaylarda 4 sivil görevliyi ele geçiyorlar, darp ediyorlar ama geri teslim ediyorlar, bunun en iyi göstergesi bu.

12 Mart Cumartesi

Durum pek de tahmin ettiğim şekilde olmayacak gibi, sabah namazı sonrasında başlayan silah sesleri şu satırları yazdığım ana, 9’a kadar devam etti. Gaz bombası kullanmışlar, balkona çıktığımda, üzerinden saatler geçmesine rağmen gaz gözleri ve genzi yakıyor. Hoparlörden sürekli olarak “Ittekillah, La Havle vela Kuvvete İlla billah, Hasbunallahi ve ni’me’l-vekil” sözleri duyuluyor. Kardeş kardeşi vurmaz, bir kişiyi haksız yere öldüren ebediyyen cehennemdedir sözleri geliyor aklıma, ama silah sesleri de kesilmiyor. Mevla hepimizin yardımcısı olsun.

Öğle üzeri çıkıp bir dolaşayım kampusü dedim. Bugün kapalı hava ve her açıdan öyle, ilk defa sıkıldım, çünkü Yemenliler güzel insanlar ve sabah namazından bu yana silah sesleri geliyor, biz çok iyiyiz, kampus güvenli, bugün kimseyi, memurları da almadılar içeri. Öğle vakti, kampusün öbür ucundaki bakkala gittim, in cin top oynuyor, bir kaç yurtta kalan talebe, benim gibi kampusteki bakkala giden bir iki Hintli hoca, bir de meczup bir kadın var. Duvarın dibine oturmuş bir şeyler söylüyor, daha önce hiç görmemiştim.

“Yahu yeter artık, kansız bir şekilde git” diyen muhaliflerden, burada 1, Taiz’de üç kişi ölmüş. Ölenlerden biri Sana’daki Hamdan Kabilesi’ndesinmiş, kabile buradaki en meşhur, ağır silahlı olanlardan. Şehre yürümeye başlamışlar, âlimler devreye girmiş de engel olmuşlar. Türk Okulu’ndan ve Süleyman Efendi’nin talebelerinden aradılar, “hocam nasılsınız, bir sorun var mı, yapacağımız bir şey var mı” diye. Yananın olsun yeter derler ya, işte öyle. “Yok, burası güvenli, kimseyi almıyorlar, memurları bile, kale gibi koruyorlar hem, muhaliflerin de burayla ilgili bir derdi yok” dedim.

ss-110318-yemen-01.ss_fullSaat 15.00 sularında tekrar silah sesleri geldi.

Her gün bir ünite Arapça, bir de pratik kitabından çalışırdım. Saat 16.16. gene silah sesleri gelmeye başladı ve hiç bir şey yapasım gelmiyor. Korku mu, inanın değil, tuhaf bir şey ama korku yok. Fakat ateş düştüğü yeri yakar derler ya, Efendimiz’in şefkatlerini ve himmetlerini esirgemediği bölge insanının her şeye rağmen silahtan uzak durma isteklerinin sınırı zorlanıyor ya, buna yanıyorum galiba. Aslında askerler de öyle kıyım yapacak gibi durmuyorlar derken, İhsan Bey, “Balataca” yani baltacılar diye bir deyim varmış, burada, hapishane kaçkınları, eşkiya gibi, “onlarmış ateş edenler” diye söyledi. “Abi ben onunla ilgili haber okudum, Yemen’in her bölgesinde görülüyorlarmış” deyince, “evet, yedi yüze yakın idam mahkûmunu yönetim serbest bırakmış, doğruysa şayet beş milyon riyale yakın da para vermiş, şimdi onlar ülkenin her tarafında muhaliflere saldırıyorlarmış.” Evet, “Balataca’ların Yaptıkları Yönetimin Düşüşünü Hızlandırıyor” başlıklı yazıda bunları anlatıyor, ama tam da anlamamıştım. Ne demek şimdi bu diye düşünmüştüm. (es-Sahve,6 Rebiulevvel.1432-10.3.2011:8)

[Devam Edecek]

-Prof. Dr. Mevlüt Uyanık/ Sana-

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile