Hocalarımızdan
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Japonya Notları I: Güneş Ülkesine Yolculuk![]() Asya Felsefeciler Derneği’nin geçen yıl yapılması gereken 5. Uluslararası Konferansı tsunami felaketi nedeniyle ertelenmişti. Eğer ertelenmeseydi de ben Yemen’de bulunduğum için gidemeyecektim. Japonya; "Doğan Güneşin Ülkesi" ziyaret etmek ... |
“Dünyanın en nitelikli gerilim, macera, casusluk ve
felsefe harmanlaması” demişti yanlış hatırlamıyorsam. “Benim gerilim, korku
kitaplarıyla işim olmaz, kendime niye işkence edeyim ki!” demiştim bende
karşılık olarak. Ama fakültede felsefi okumalara önce “Martı”, “Küçük Prens”.
“Ölü Ozanlar Derneği” ve “Bu Böyledir” gibi Namık kardeşin tavsiye ettiği
kitaplarla başlayalı yıllar oluyor.
Bu okumalardaki başarıları görünce, Trevanian denilen
kitapları gibi gizemli yazarı da merak etmiyor değildim hani. Önce “Katyanın
Yazı” ve “Hesaplaşma”yı okudum, valla dediği gibiydi arkadaşımın. Yahu sen
birde Şibumi’ye bak diyordu ısrarla. Enes, Samsun’da bir kitapçıda bulmuş
getirdi, hemen okuduk ailecek.
Yazar ve
Kahramanı
Önce Trevanian; kim olduğu belli değil, sadece yayıncısı biliyor(du), geçenlerde öldüğü açıklandı. Dünyanın önemli şehirlerinde yaşamış, dört ayrı bilim dalında diploma almış, ihtisas yapmış, elli kez mekân değiştirmiş biri.
Şibumi’nin kahramanı da böyle birisi, yarı Rus, yarı
Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı, Japon kültürü ile büyümüş, zihnini “Go”
oyunu ile disipline etmiş, yedi dil bilen biri. İkinci dünya savaşında yaşanılanlara
karşı geliştirdiği muhalefeti; Batı, daha doğrusu dünyanın ekonomik zenginliklerini
kontrol etmeye çalışan, CIA yi bile kontrol altında tutan uluslararası
şirketlerin konsorsiyumu olan Ana Şirket nezdinde bir Amerikan muhalefetini
göreceksiniz kitapta. Tabii bu arada OPEC kanalıyla Arapların konumu da söz
konusu ediliyor. Doğu felsefesin özü olan Şibumi’ye varmaya çalışan, yakın algılama yeteneği bulunan,
profesyonel bir terörist avcısı Nicholai Hel, aynı zamanda mağaracı ve
feylesof. Yıllardır, lisans bitirme konularını Doğu-Batı ikilemini anlamaya
çalışan bir felsefeci için ne ararsan var bu kitapta deyip bir solukta
bitirdim. İşin doğrusu, bu satırları yazmamı gerektiren hususlar bunlar değil,
merak eden “Okur”, okur kitabı. Çünkü “öğütler, ancak öğüt verene yararlıdır. O
da vicdanındaki yükü hafiflettiği için”miş. (s.112)
Tanıtım
Gerekçem
Valla bu kitap, tam bir içe
kapanma dönemime dek geldi, şifa oldu desem abartılı olmaz. Yazın da öyle
olmuştu, bir sempozyumunu vesile edip, Mesnevi’yi taramıştım, bir gönül
rahatlığı yaşamıştım, sonunda bir de İran gezisi nasip oldu, Mevlana
vesilesiyle. Doğu ve Batı’yı anlamak temel hedefim; gene bir arkadaşa, Rene
Guenon ve S.H Nasr da doğu-Batı ikilemi, bir arkadaşta hikmet kavramını merkeze
alarak İlahi ve Ezeli Hikmet çalıştırıyorum, anlamaya çalışıyorum bu vesileyle
Doğu’yu. Bir coğrafya değil tabii ki bundan kastım, bir düşünce stili.
Gazzali’yi merkeze alarak Kalbin Anlamasını çalıştım,
ama bu işlerin öyle “okur” olmakla yetmediğini “yazar”ak öğrendim, daha içe
kapanarak. Bari şöyle dokusu zayıf kitaplar okuyarak, yeteneğim körelmesin,
(okuma yeteneğim canım, siz ne anladınız ki) diye Selman Kayabaşı’nın Teşkilat
(İstanbul.2007. Timaş yay. 318 s.) okuyayım dedim. Kendime mahcup oldum, çünkü
devlet-i ebed müddet kavramını merkeze alan bir yapının kaos düzeninin
mimarlarına karşı bir mücadelesini anlatıyordu, yani gururlandım en azından
teorik düzeyde böyle nitelikli eserler çıkarıldığına, ana ve yerli damardan
haberdar olan metinler üretildiğine dair, ama biraz fazla abartılmış roman bile
olsa da dedim.
Sonra Tamer Korkmaz’ın “Ankara-Wasington Hattı”
(Timaş, Ankara.2006) okudum, gerçi bu gazete yazılarından oluşuyordu, çoğunu
Gazete’den okumuştum, ama neticede milli bir dirilişten haberdar ediyordu
yazarımız. Peki yazılar önceden neşredildiği halde, kitap haline getirilince,
muhafazakar gazeteden niye ayrılmak zorunda bırakıldı Korkmaz? Yazılanların
gerçeklik payının yüksek olmasından kimler korkar ki, biz, yani yerliler, milli
damara dayanan Oğuz Kaan’dan bu yana yönü sürekli Batı’ya olan, birinci Turan
olarak İstanbul’u, ikinci Turan olarak Roma’yı görenler korkmayacağına göre
Korkmaz’ın yazılarından?
Bir Düşünce
Refleksi Olarak Romanlar
Romanları, hikâyeleri önemserim, çünkü bir milletin
düşünce refleksleridir, oradan sezebilirsiniz mevcut yapının temel
özelliklerini, hatta buna dair bir film seyretmiştim “Akbabanın Üç Günü” diye. Derken
“Şibumi” geldi önüme. İyi de, orada Kaos düzeninin mimarlarına karşı verilen
bireysel bir mücadelede, milletlerin temel özellikleri, artıları eksileri, doğu
düşüncenin batıya karşı niteliksel yapısından bahsediliyor ve dünya
edebiyatının alanında klasiği olmaya aday bir çalışma, peki Teşkilat niye böyle
olmasın ki, dokusu daha güçlendirildiği zaman. Neyse, ben asıl yazma nedenime
geleyim, yani “Şibumi” ile tanıştırayım “okur”larımızı, tabii benim gibi geç
kalmışları. Ama sanıyorum daha önce okusaydım bu kadar etkili olmazdı, bu “
nedensiz içe kapanmayı, metafizik gerilimi” yaşarken okumasaydım yani.
Siz de olur, sanıyorum, birden onlarca, yüzlerce,
isterse binlerce km ötede olan birini sezdiğiniz, tam o sırada ondan bir haber
ulaşır, hayda bu nasıl oluyor dersiniz. Lapa lapa yağan kar, binlerce km ötede
yağan kar ile birden özdeşleşir, orada mısınız, burada mısınız şaşırırsınız,
aslında hem oradasınız, hem buradasınız aslında. En iyisi yürümek karda lapa
lapa yağarken, milletin telaşla biran önce kaçayım, evime, sığınağıma ulaşayım
dediği anlar, sizin her biri bir diğerine benzemeyen kar zerrelerinden biri
olup yere düştüğünüzü. Aslında hepsi “Bir”dir, “O’dur” ya da Ondandır, mı
deseydim? “O, zuhurda her şeyin aynıdır. Eşyanın zatlarında eşyanın aynı
değildir; aksine o, O’dur, eşya da eşyadır.” mı desem daha iyi acaba? Belki bu nedenden dolayı, daralma anında bir
ses, bir nefes ulaşıyor ve insan birden rahatlıyor, simsiyah olan her yer,
birden beyazlaşıyor, masumiyetine bürünüyor yeniden.
Her taraf göz alabildiğine beyazdır, havanın bütün
kirlilikleri gitmiştir, korkuyla beklenen susuzluğun giderileceğinin
habercisidir bu kar. Ama bazı canlıların da canını yakmaktadır, kurtların,
kuşların, börtü böceğin bir de odunu, kömürü olmayan “can”ların. Evet, kar
lastiği olan Oktay ağabeyin dev Camry’si ile barajda lapa lapa kar yağışını
seyredip, oradaki kuşlara bakıp, bin türlü zahmetle o bölgedeki köpeklere
yiyecek götürmek, ancak böyle bir kaygının eseri olabilir. Hele “Nazik” isimli
ihtiyar, yalnız ve hafif sakatlanmış köpeği koruyarak, diğerlerinden ayırıp
yemesini sağladıklarını görünce, yalnız
olanın, düşecek olanın elinden tutulduğunu görünce, üstelik bunu her an
arabanın kayma riskiyle yapıldığını görünce, aynı tavırın Ankara’da da bir
başka canlıya, kuğu’ya yapıldığını yakınen algılayınca yeniden ümitvar oluyorum
her türlü olumsuzluğuna karşı Kaos düzeninin.
Hala Şibumi’ye gelemedim, mazur görün, ama onca
okumalara rağmen anlayamadım gitti, gelenek, hikmet, ezeli hikmet, ilahi
risaletlerin birliği, kalp, gönül birlikteliği, ya da her nerede olursa olsun,
bir kişiye yapılan haksızlığın bütün insanlığa yapılmış gibi olacağı, bir
kişiyi, esaretten, kölelikten kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmış gibi
olacağının ne anlama geldiğini. Herhalde anlayamadan da gideceğim, öyle
sanırım. Öyle vahdet-i vucud okumaları, Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim adlı basit
risaleyi sadeleştirme çabalarını, vahdet-i Şuhut ile birlikte bütün
Hindistan’ın bir zamanlar yeniden dirildiğini bilmek yetmiyor, anlamaya.
Yakın
Algılama da Ne Demek?
Ama bir romanda rastlayınca benzer bilgilere,
şaşırıyorsunuz, umutlanıyorsunuz, hele “yakın algılama”yı okuyunca. Neyse yeter
artık, söyle de kurtulalım kardeşim, nedir bu Şibumi” Zaten bende bu metni
yazmaya 16.01.2008, saat 04’de karar verdim. Niye mi? Akşam bitirdiğim kitap,
gündüz yaşadıklarım, yakın algılamaları düşünerek yattım, birden sarsıntı ile
uyandım, deprem oluyordu. Hemen kalktık, iyi de hiç paniklemedim desem ne
dersiniz, hemen her an dışarı çıkacak gibi hazırlıkları yaptık, ama nereye
çıkacaksın, dışarı bilmem ne derecede ekside, zaten ışıklar yandı ama cesaret
eden yok, herkes serbest, ama özgür değil istediğini yapmaya. Birkaç dakikalık
bir iş, filmin “the end” olması, ama telaş yok, işte bu iyi. Ben en iyisi
sabaha yazayım şu Şibumi’yi; yakın algılamayı, bendeki izdüsümlerini, dar
zamanda ulaşan bir haber ile hayatı paylaşmalarının refahını, huzurunu..
Nasılsa fakülte tatil, evde kitap okuyorum, makale çalışmalarımı yapıyorum,
biraz da buna zaman ayırayım. Yaşadığım gerilimi, gelgitleri aşmak için sürekli
geçmişe dönüp, zaman ve mekan farklılıklarının dostluğa, yoldaşlığa engel
olmadığının bilinçte olup, alemlere rahmet olarak gönderilen, bütün risaletleri
içeren, ezeli hikmetin son temsilcisine sığınıp, o ne yapmıştı bu durumda,
nasıl hareket etmişti, oradan bir örnek çıkartabilir miyim kendime deyip durmam
yerine yazmak, tek çıkar yol. Çünkü kitabın kahramanı hücre hapsinden çıkarmak
için bir iş teklif ediliyor, seni özgür bırakabiliriz diyorlar. Ben zaten
özgürüm, ama sizin bahsettiğiniz serbestlik galiba diyor. Serbest olmak,
istediğiniz yere gitmek kişinin özgür olmasını gerektirir mi, hala dış
dolaştığımın ve artık sıktığımın farkındayım. “sözü kültürlere, uygarlıklara,
geleceğe getirmekle, derin felsefelerin arkasına saklanmakla, asıl konuya
girmekten kaçınıyorum” Ama normal bu kardeşim, çünkü Şibumi, anlatılmayacak bir
niteliği tarif etme çabası! (s.84,112)
Ve ŞİBUMİ:
Sıradan, olağan görüntülerin altındaki olağan
dışılıkları, gizli üstünlükleri anlatır. Bilgiden çok, anlayış demek. İfade
dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği olmayan bir alçak gönüllük
demek. Sanatta basitlik demek. Felsefede büyük bir ruhsal rahatlıktır, ama
pasiflik değildir kesinlikle. Bir insanın kişiliğinde ise… nasıl söylemeli…
Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey. Kısacası Şibumi;
·
O kadar doğru bir
söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok.
·
O kadar dokunaklı
bir olay ki, güzel olmasına gerek yok.
·
O kadar gerçek ki,
sahici olmasına gerek yok.
·
O kadar doğru bir
söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok.
Peki insan Şimubi’yi elde edebilir mi diye soruyor
Hel; yok, insan ancak onu keşfedebilir, diye cevap geliyor hocasından. Bunun
için çok bilgili mi olmak gerekir, sorusuna ise, daha çok bilgilerden geçip
basitliğe varmak gerek. Deniliyor.
“Basit”i
“Giriftleştirmek”, İyice Karmaşık Hale Getirmek Bizim İşimiz!
Bunu okuyunca, basit tanımının Vacibu’l-vucud olan
Tanrı’yı anlatmaya çalışırken felsefe dersinde niye o kadar çok kullandığımı
hatırladım birden. İyi de basit’i o kadar karmaşık anlatıyoruz ki, ne olacak bu
işin sonu? Belki bundan dolayı, anlatmak yerine yaşamak gerek, o iç huzurunu
keşfetmek için. Büyük bir zihni disiplin ve meditasyon ile seçkin insanların
keşfetti huzur, sükunet ve doğayla birleşme anına, aptallar ise ilaç alarak
ulaşmaya çalışıyor.
Böyle insanları
din veya sihirle ilgili gösterilmesi, mistik denmesi de biraz tiyatromsu, diyen
Oteka San, yani Hel’in Go hocasını kendime çok yakın hissettim. O da bu
konularla ilgili okuyor, büyük bir zihin ve meditasyon ustası, Go uzmanı ama,
bir türlü anlayamıyor, sorular soruyor talebesine. Şiirsel paradokslardan,
kelimelerle ifade edilemeyecek kadar girift bir seyi anlatmasını anlamaya
çalışıyor.
Hel, ona cevap veriyor, belki de “anlatamayacak kadar
basit” diye. Zaman da, zamansızlık da yok, Hel, hocasıyla Go oynuyor, ama aynı zamanda
her yerde. Zamansız bir sükunet, ardından bir zihni diriliş, tüm varlıklarla
bir olma. Yerinden kıpırdamaksızın uçup başka yerlere gitmek ve her şeyi
anlamak. Bir uçma ya da yüzme duygusu. Bir nehir ya da ırmak. Belki de rüzgârın
bir pirinç tarlasında yarattığı dalgacıklar. Rüzgârla kımıldayan yapraklar,
akıp giden bulutlar, çayıra sürüklüyor Hel’i. İçine süzüldüğü çayır, yayıldığı
yer, orada dinleniyor, sükuneti buluyor. Sahici bir çayır mı bu, sorusuna evet,
elbette diye cevap. Üç köşe bir çimenlik. Üzerinde hiçbir şey yürümemiş, onları
hiçbir şey yememiş. Çiçekler var, rüzgar. Ilık. Gökyüzü soluk, tekrar çimen
olduğu için mutlu Hel.
“Sen çimen misin?” diye soruyor hocası merakla. Evet,
ikimiz biriz, Rüzgârda öyle, sarı güneş ışığı da. Hepimiz.. Birbirimize
karışmış durumdayız. Bu durumda hiçbir şey önemli değil ve her şey harikulade. Derken
buradan ayrılıp kendi vücuduma giriyorum, dinlenme bitiyor. Hocası merakla
soruyor, peki benim de bir parçam mısın diye, garibim benim. Yok, orada hiçbir mahlûk
yok, görebilen tek şey benim. Hepimizin adına ben görüyorum. Çimenin, Güneş
ışığının..Her şeyin parçasıyım hocam. Hepsini paylaşıyor, yoo hepsiyle birlikte
yüzüyorum. Akıyorum. Go tahtasıyla da, taşlarla da. Go tahtasıyla ben iç
içeyiz.
Yani tahtanın içinden mi görüyorsun diye canhıraş bir
şekilde soruyor hoca. İçinden veya dışından, hepsi bir. Ama görüyorum demek de
en doğru kelime değil. İnsan her yerde olduğu zaman görmesi gerekmez. Başını
sallayarak anlatamıyorum der Hel. Sana daha fazla soru sormayacağım, ama
bulduğun sükuna imrendiğimi itiraf edeyim diyor hocası Oteka San. Sana
imreniyorum, çünkü bu kadar kolaylıkla, uğraşmadan çabalamadan ulaştın, ama bu
durumu kaybetme riskinin olduğunu düşününce de korkuyorum diyor(s.88-95)
Sonuç:
Aman
neticede bir roman, bu! Ben de kendimi kaptırdım gidiyorum bu hayal mahsulü
esere. Çok iddialı olacak ama Oteka San
var, benim durumu en iyi ifade eden. Siz de bir okuyun isterseniz, bakalım ne
göreceksiniz, ya da size ne söyleyecek satırlar. Nasılsa her şey var, gizem,
mistizm, cinayetler, öldürme teknikleri, siyasal operasyonlar, dünya siyasetine
dair her ne varsa merak edilen, hepsi var. Bir yanınızdan yakalayacak bu kitap,
öyle sanıyorum. Yoksa sürekli okunurluğu nasıl temin ediyor, değil mi ya?
14.01/2004.11.45
---
Doç. Dr. Mevlüt UYANIK
Hitit İlâhiyat Fakültesi
İslâm Felsefesi Anabilim Dalı
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







Yorumlar
kimi redaksiyon hatalarına rağmen ;-) zevkle okuduğum bi yazı oldu..
mevlüt bey'in itirafları olarak algılanmaya uygun pasajlar da yazıya ayrı bir kıymet katmış bence..
tesekkürler hocam..
selamlar..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.