Hocalarımızdan
İnternetten Alim Çıkar Mı?![]() “İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir.... |
Keramet ve İstidraç II![]() Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ... |
Perşembe, 08 Ocak 2009 17:01
Bilindiği üzere Kur’ân, ayet ve
surelerinin indiği zaman, mekân ve muhtevaları itibariyle Mekkî ve Medenî diye
bir tasnife tabii tutulmuştur.
Mekke’de nazil olan ayetlerde
ağırlıklı olarak imani ve itikadî konular işlenmiştir ve bu ayetlerde Allah’ın
yaratıcılığına ve rububiyetine dikkat çekilmiştir. Bir başka deyişle Mekke’de
rububiyet tevhidi on üç yıl yoğun bir şekilde vurgulanmıştır. Medine’de ise hayatın
farklı alanlarında Allah’la beraber veya Allah’ın dışında var olan sahte
ilahların reddedilmesi istenmiştir. Yani ulûhiyet tevhidine vurgu yapılmış ve tevhitte
süreklilik esas alınmıştır. Medine’de ilim, eğitim, öğretim, hukuk, ticaret,
imaret, savaş ve barış gibi hayatın değişik cephelerinde mücadele veren
Müslümanlar, bu alanlarda anlamsız bir koşuşturma içerisinde boğularak
savrulmak yerine, uğraştıkları alana tevhidi taşımak gibi bir sorumluluğu üstlenmişlerdir.
Bu yüzden savaşın da, barışın da, sanatın da, şiir ve edebiyatın da ana teması
tevhid ve ilahi aşk olmuştur.
Tevhitte devamlılık ilkesi hiçbir
zaman unutulmamıştır. Cihattan ve cihadın, yani savaşın ilkelerinden bahseden ve
Medine’de nazil olan Muhammed suresinde Allah (c.c) “Bil ki Allah’tan başka
ilah yoktur” şeklinde buyurmuştur. Buna benzer ayetler Medenî sureler
içerisine de serpiştirilmiştir. Dolayısıyla bu ayetlerden, Müslüman olmaktan
daha önemli olanın, hayatın her anında Müslüman kalmak ve Müslümanca ölmek
olduğu anlaşılmıştır.
Aynı şekilde akademik ve
entelektüel dünyaya da tevhitte devamlılık ilkesi taşınmak durumundadır. Aksi
takdirde değişik sâiklerle koşuşturmalar içerisinde boğulmak ve savrulmak gibi
bir riskle karşılaşılmaktadır. Çünkü emperyalist amaçlarla üretilen bilgi,
ideolojik, subjektif ve bir o kadar da cazip kalıplarla sunulmaktadır. Kapitalist
ve seküler bir zihniyete dayalı olan bu bilgi en büyük güç olarak tanımlanmakta,
erdem ve değer olmaktan çıkıp iktidar aracı haline dönüşmektedir. Yaşadığımız
çağa da bilgi toplumu, bilgi çağı, denilerek bilgi,
çağın yeni ilahı olarak kutsanmakta ve insanları da arkası sıra
sürüklemektedir. Artık o Cürcânî’nin "Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen kanaat" diye ifade
ettiği, idrak etmek, düşünmek, fehmetmek ve hayal etmek manalarına da gelen
ilim kaybolmaya yüz tutmaktadır. Bilinenden hareketle eşyanın hakikatini,
ruhunu, özünü ve bütününü görmek diye tanımlanan irfandan hiç
bahsedilmemektedir.
Dolayısıyla ilimle; öğreten, öğrenen, dinleyen veya bunları
seven olmak gibi farklı şekillerde münasebeti olan bizlere ciddi sorumluluklar yüklenmektedir.
Bu yüzden ilim ve irfanı yeniden keşfetmek, üretmek, tahsil etmek, destek
vermek ve gündeme taşımak gibi bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmaktayız. Bilgi
adıyla sunulan her şeyin vahiyle sağlamasını yapmak, ilim ve irfan
filitresinden geçirmek durumundayız. Bu
bağlamda en büyük sorumluluk şüphesiz alim veya aydın sıfatını haiz insanlara
düşmektedir. Bu sorumluluğun büyüklüğü ve ulviyeti sebebiyledir ki ilim ve ona
sahip olan alim bir çok ayet ve hadiste övgüye mazhar olmuştur.
Ancak Malik bin Nebi “toplum” diye bir
derdi olmayan alim ve bilginlerin, edindikleri ilim ve irfanı, fikir ve
düşünceyi onlarla paylaşmayıp tozlu raflara terkedenlerin toplumda baş gösteren
olumsuzluk ve ahlaksızlıklardan şikayet etme haklarının olmadığını söyler.
Çünkü hayatın hiç bir alanı boşluk kabul etmemektedir. Alim ve bilginlerin
doldurmadığı düşünsel ve kültürel boşluğu öz ve kökten yoksun imaj ve ambalaj
kültürünün, ya da popüler kültürün dolduracağı ise kaçınılmazdır.
Nitekim ilmi amelin kılavuzu olarak tanımlayan Hz. Muhammed(s.a.v.),
ümmetinin
helâkının (fâsık) âlimlerden ve cahil âbidlerden olacağını ifade etmektedir.
Bu sebeple Hz Peygamber; ilmini amelin kılavuzu olarak kullanan ve buna
göre amel eden âlimler hariç, bütün âlimlerin helak olacağını, bunlardan da
ibadetine düşkün olanlar hariç diğerlerinin helak olacağını, yine bunlardan da ancak
ihlas sahibi olanların kurtulacağını bildirmektedir. Yani hadis, hem
düşüncede, hem amel ve ahlakî davranışlarda saf ve berrak olan âlimlerin ancak
kurtulacağını ifade etmektedir. “İhlâs”, samimiyetle birlikte saf ve katıksız,
kirlenmemiş, bozulup kokuşmamış ve istikamet üzere olmak gibi anlamlara
gelmektedir.
Hadisin başındaki “heleke”
kelimesi de sadece “yok olmak/ölmek” anlamında kullanılmamıştır.
Sözlüklerde “heleke’t-ta’âm”; yemeğin bozulması, kokuşması, çürümesi
gibi anlamlara gelmektedir. Buna göre “Helekel-‘âlimûn”
ifadesi de aynı şekilde âlimlerin istikametini yitirmesi,
çürümesi, bozulması ve kokuşması gibi anlamları da
taşımaktadır. Dolayısıyla hadis-i şerifte sadece âlimlerin fiziksel/varlıksal
anlamda bir yok oluşu kastedilmemiş, onların istikametini yitirerek, bozulup
kokuşarak vasıfsal yok oluşuna da işaret edilmiştir.
Kendilerine kirliliğin bulaşmadığı
saf, samimi âlim ya da aydınlar, edindikleri her bilginin, kazandıkları her payenin
sadece ufuklarını açtığını, acılarını artırdığını ve yükümlülüklerini
çoğalttığının farkındadırlar. Öyle bir ufuk ki, Gazze’deki vahşi katliamları da
görebilen bir ufuk. Bütün çocuklarını kaybeden bir annenin “Ey Müslümanlar!
Neredesiniz?” feryadının, yürek dağlayan acısının farkında olan bir ufuk. Dün
Bosna’da Hıristiyan âleminin ortasında Hıristiyanların sadece Müslümanları
değil, Mostar Köprüsü, birçok cami ve minare gibi sembolleri de yok edişinin
farkında olan bir ufuk. Aynı şekilde bugün de İslam âleminin ortasında Gazze’de
sadece canlıları değil İslam’ın Camii ve minare gibi sembollerini hunharca yok
eden Siyonist İsrail’i de fark eden bir ufuk.
Onlar, yani o kirlenmemiş âlim ve
aydınlar merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle bütün bu vahşi cinayetlere
sessiz ve suskun kalmanın canilere suç ortağı olmak anlamına geldiğinin de
farkındadırlar. Yine onlar, zulmü kaldırmak, yeryüzünde adaleti kâim kılmak
için kendi çaplarında yapmaları gerekenin en iyisini yapmanın telaşı
içerisindedirler. Onlara düşen özellikle toplumsal travmaların yaşandığı
anlarda toplumun içinde veya önünde olmaktır.
Onlara düşen, sözün fayda verdiği zamanlarda sözü dinlenen ve sözü altın
olanların susmasının toplumun intiharı olduğunun idrakinde olmaktır. Ve onlara
düşen, tarihin böylesi kırılma anlarında söz söyleme hakkını ve cesaretini
ortaya koymaktır. Çünkü onların olmadığı toplumlarda söz her türlü tahriklere
açık cahillere terk edildiği için toplumsal enerjiler heba edilecek ve tarihin
seyri, rotası bir avuç beyinsiz eliyle değişecektir.
İşte ilim bütün bunların farkında
olmak, âlim de bu farkındalığın yüklediği sorumlulukları ve yüreği taşımaktır. Aksi
takdirde bu nice okumaktır?
Dr. Ahmet Küçük
Selçuk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







Yorumlar
İşte ilim bütün bunların farkında olmak, âlim de bu farkındalığın yüklediği sorumlulukları ve yüreği taşımaktır. Aksi takdirde bu nice okumaktır?!!!!!!
kaleminize sağlık Hocam, çok isabetli bir yazı olmuş..
üzerimizdek i sorumlulukların farkına ne zaman varacağız! ne zaman!!!
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için