Hocalarımızdan

İnternetten Alim Çıkar Mı?

News image

“İnternetten âlim çıkar mı?” sorusu bize ne anlatır, bizden nasıl bir cevap bekler? Soruyu yanlış sorduysanız, muhatabınızın vereceği en mükemmel ve kendince en doğru cevap, “yanlış bir soruya verilmiş yanlış bir cevap” olmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir....

Keramet ve İstidraç II

News image

Yazının ilk kısmı Keramet ve İstidraç I için ...

Esintiler - Esâtiz

Image

Bilindiği üzere Kur’ân, ayet ve surelerinin indiği zaman, mekân ve muhtevaları itibariyle Mekkî ve Medenî diye bir tasnife tabii tutulmuştur.

Mekke’de nazil olan ayetlerde ağırlıklı olarak imani ve itikadî konular işlenmiştir ve bu ayetlerde Allah’ın yaratıcılığına ve rububiyetine dikkat çekilmiştir. Bir başka deyişle Mekke’de rububiyet tevhidi on üç yıl yoğun bir şekilde vurgulanmıştır. Medine’de ise hayatın farklı alanlarında Allah’la beraber veya Allah’ın dışında var olan sahte ilahların reddedilmesi istenmiştir. Yani ulûhiyet tevhidine vurgu yapılmış ve tevhitte süreklilik esas alınmıştır. Medine’de ilim, eğitim, öğretim, hukuk, ticaret, imaret, savaş ve barış gibi hayatın değişik cephelerinde mücadele veren Müslümanlar, bu alanlarda anlamsız bir koşuşturma içerisinde boğularak savrulmak yerine, uğraştıkları alana tevhidi taşımak gibi bir sorumluluğu üstlenmişlerdir. Bu yüzden savaşın da, barışın da, sanatın da, şiir ve edebiyatın da ana teması tevhid ve ilahi aşk olmuştur. 

Tevhitte devamlılık ilkesi hiçbir zaman unutulmamıştır. Cihattan ve cihadın, yani savaşın ilkelerinden bahseden ve Medine’de nazil olan Muhammed suresinde Allah (c.c) “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur” şeklinde buyurmuştur. Buna benzer ayetler Medenî sureler içerisine de serpiştirilmiştir. Dolayısıyla bu ayetlerden, Müslüman olmaktan daha önemli olanın, hayatın her anında Müslüman kalmak ve Müslümanca ölmek olduğu anlaşılmıştır.

Aynı şekilde akademik ve entelektüel dünyaya da tevhitte devamlılık ilkesi taşınmak durumundadır. Aksi takdirde değişik sâiklerle koşuşturmalar içerisinde boğulmak ve savrulmak gibi bir riskle karşılaşılmaktadır. Çünkü emperyalist amaçlarla üretilen bilgi, ideolojik, subjektif ve bir o kadar da cazip kalıplarla sunulmaktadır. Kapitalist ve seküler bir zihniyete dayalı olan bu bilgi en büyük güç olarak tanımlanmakta, erdem ve değer olmaktan çıkıp iktidar aracı haline dönüşmektedir. Yaşadığımız çağa da bilgi toplumu, bilgi çağı, denilerek bilgi, çağın yeni ilahı olarak kutsanmakta ve insanları da arkası sıra sürüklemektedir. Artık o Cürcânî’nin "Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen kanaat" diye ifade ettiği, idrak etmek, düşünmek, fehmetmek ve hayal etmek manalarına da gelen ilim kaybolmaya yüz tutmaktadır. Bilinenden hareketle eşyanın hakikatini, ruhunu, özünü ve bütününü görmek diye tanımlanan irfandan hiç bahsedilmemektedir.

Dolayısıyla ilimle; öğreten, öğrenen, dinleyen veya bunları seven olmak gibi farklı şekillerde münasebeti olan bizlere ciddi sorumluluklar yüklenmektedir. Bu yüzden ilim ve irfanı yeniden keşfetmek, üretmek, tahsil etmek, destek vermek ve gündeme taşımak gibi bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmaktayız. Bilgi adıyla sunulan her şeyin vahiyle sağlamasını yapmak, ilim ve irfan filitresinden geçirmek durumundayız.  Bu bağlamda en büyük sorumluluk şüphesiz alim veya aydın sıfatını haiz insanlara düşmektedir. Bu sorumluluğun büyüklüğü ve ulviyeti sebebiyledir ki ilim ve ona sahip olan alim bir çok ayet ve hadiste övgüye mazhar olmuştur.

Ancak Malik bin Nebi “toplum” diye bir derdi olmayan alim ve bilginlerin, edindikleri ilim ve irfanı, fikir ve düşünceyi onlarla paylaşmayıp tozlu raflara terkedenlerin toplumda baş gösteren olumsuzluk ve ahlaksızlıklardan şikayet etme haklarının olmadığını söyler. Çünkü hayatın hiç bir alanı boşluk kabul etmemektedir. Alim ve bilginlerin doldurmadığı düşünsel ve kültürel boşluğu öz ve kökten yoksun imaj ve ambalaj kültürünün, ya da popüler kültürün  dolduracağı ise kaçınılmazdır.

Nitekim ilmi amelin kılavuzu olarak tanımlayan Hz. Muhammed(s.a.v.), ümmetinin helâkının (fâsık) âlimlerden ve cahil âbidlerden olacağını ifade etmektedir. Bu sebeple Hz Peygamber; ilmini amelin kılavuzu olarak kullanan ve buna göre amel eden âlimler hariç, bütün âlimlerin helak olacağını, bunlardan da ibadetine düşkün olanlar hariç diğerlerinin helak olacağını, yine bunlardan da ancak ihlas sahibi olanların kurtulacağını bildirmektedir. Yani hadis, hem düşüncede, hem amel ve ahlakî davranışlarda saf ve berrak olan âlimlerin ancak kurtulacağını ifade etmektedir. “İhlâs”, samimiyetle birlikte saf ve katıksız, kirlenmemiş, bozulup kokuşmamış ve istikamet üzere olmak gibi anlamlara gelmektedir.

Hadisin başındaki “heleke” kelimesi de sadece yok olmak/ölmek” anlamında kullanılmamıştır. Sözlüklerde “heleke’t-ta’âm”; yemeğin bozulması, kokuşması, çürümesi gibi anlamlara gelmektedir. Buna göre Helekel-‘âlimûn” ifadesi de aynı şekilde âlimlerin istikametini yitirmesi, çürümesi, bozulması ve kokuşması gibi anlamları da taşımaktadır. Dolayısıyla hadis-i şerifte sadece âlimlerin fiziksel/varlıksal anlamda bir yok oluşu kastedilmemiş, onların istikametini yitirerek, bozulup kokuşarak vasıfsal yok oluşuna da işaret edilmiştir.

Kendilerine kirliliğin bulaşmadığı saf, samimi âlim ya da aydınlar, edindikleri her bilginin, kazandıkları her payenin sadece ufuklarını açtığını, acılarını artırdığını ve yükümlülüklerini çoğalttığının farkındadırlar. Öyle bir ufuk ki, Gazze’deki vahşi katliamları da görebilen bir ufuk. Bütün çocuklarını kaybeden bir annenin “Ey Müslümanlar! Neredesiniz?” feryadının, yürek dağlayan acısının farkında olan bir ufuk. Dün Bosna’da Hıristiyan âleminin ortasında Hıristiyanların sadece Müslümanları değil, Mostar Köprüsü, birçok cami ve minare gibi sembolleri de yok edişinin farkında olan bir ufuk. Aynı şekilde bugün de İslam âleminin ortasında Gazze’de sadece canlıları değil İslam’ın Camii ve minare gibi sembollerini hunharca yok eden Siyonist İsrail’i de fark eden bir ufuk.

Onlar, yani o kirlenmemiş âlim ve aydınlar merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle bütün bu vahşi cinayetlere sessiz ve suskun kalmanın canilere suç ortağı olmak anlamına geldiğinin de farkındadırlar. Yine onlar, zulmü kaldırmak, yeryüzünde adaleti kâim kılmak için kendi çaplarında yapmaları gerekenin en iyisini yapmanın telaşı içerisindedirler. Onlara düşen özellikle toplumsal travmaların yaşandığı anlarda toplumun içinde veya önünde olmaktır.  Onlara düşen, sözün fayda verdiği zamanlarda sözü dinlenen ve sözü altın olanların susmasının toplumun intiharı olduğunun idrakinde olmaktır. Ve onlara düşen, tarihin böylesi kırılma anlarında söz söyleme hakkını ve cesaretini ortaya koymaktır. Çünkü onların olmadığı toplumlarda söz her türlü tahriklere açık cahillere terk edildiği için toplumsal enerjiler heba edilecek ve tarihin seyri, rotası bir avuç beyinsiz eliyle değişecektir.

İşte ilim bütün bunların farkında olmak, âlim de bu farkındalığın yüklediği sorumlulukları ve yüreği taşımaktır. Aksi takdirde bu nice okumaktır?

Dr. Ahmet Küçük

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Yorumlar  

 
+1 #2 Ziyaretçi 05-06-2009 01:12
ifadeleriniz güçlü ve pırıl pırıl.kelimelerinizin etkileyiciliği cemil meriç'i andırıyor,bu da ifadelerinize ayrı bir lezzet katıyor. ayrıca bir arkadaşımın ilmin ve irfanın doruklarına yavaş yavaş tırmanışını seyretmek insanı derin bir halavete daldırıyor.halil kürümlü ve arkadaşı yusuf 9 yaşında selamlar ve hürmetler
Alıntı
 
 
+1 #1 Ziyaretçi 23-02-2009 14:08
Hz Peygamber; ilmini amelin kılavuzu olarak kullanan ve buna göre amel eden âlimler hari ç, bütün âlimlerin helak olacağını, bunlardan da ibadetine düşkün olanlar hari ç diğerlerinin helak olacağını, yine bunlardan da ancak ihlas sahibi olanların kurtulacağını bildirmektedir.

İşte ilim bütün bunların farkında olmak, âlim de bu farkındalığın yüklediği sorumlulukları ve yüreği taşımaktır. Aksi takdirde bu nice okumaktır?!!!!!!

kaleminize sağlık Hocam, çok isabetli bir yazı olmuş..

üzerimizdek i sorumlulukların farkına ne zaman varacağız! ne zaman!!!
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile