Çarşamba, 14 Ocak 2009 00:00
10 Ocak akşamı gazeteci Avni Özgürel'in yönettiği bir televizyon programına çok uzaktan kulak misafiri olma fırsatı buldum. Duyduğum birkaç kelime dolayısıyla keşke daha yakından dinleme fırsatı bulabilseydim diye hayıflandım.
Çünkü o esnada Sayın Özgürel iki akademisyen konuğuna şunu soruyordu: Batı medyası sık sık Ezher Üniversitesi'nin görüşlerine atıfta bulunmakta veya el-Ehram gazetesinden alıntılar yapmakta. Ama ilahiyat fakültelerimizin veya medyamızın görüşlerine pek müracaat etmemekte. Acaba neden? Konuklar şu mealde bir açıklama getirdiler: "Çünkü bizim ilahiyatlarımızda özgün bir şey yok."
İLAHİYAT EĞİTİMİ ZAYIFLIYOR
Bu açıklama münasebetiyle birkaç yıl önce Prof. Dr. Mehmet Aydın'ın bizdeki ilahiyat fakültelerinin programlarını metheden bir konuşmasını hatırladım. Sayın Aydın bu konuşmasında Türkiye'deki ilahiyat fakültelerinin diğer İslam ülkelerindeki benzerlerinden çok farklı olduğunu anlatıyor ve bu durumunun ülkemize ilahiyat eğitiminde büyük bir avantaj sağladığını anlatmaya çalışıyordu.
Sayın Aydın'ın bu yaklaşımını anlamak mümkündür; çünkü kendileri bu eğitimin mimarlarından biridir. Ancak her konuda olduğu gibi eğitim konusunda da belli bir başarıdan söz edebilmek için, gözetilmesi gereken bir takım kriterler olmalıdır. Şayet bu kriterlere göre bir varlık ve başarı gösterebilmişsek, o zaman tuttuğumuz istikametin isabetli olduğundan ve elde ettiğimiz ürünün, benzerleri arasından seçilip temayüz ettiğinden söz etmek ve bununla iftihar etmek hakkımız olabilir. Aksi halde belli çevrelerin takdir, tebrik ve teşekkürüne mazhar olsak bile ortaya çıkan sonuç zihin ve gönül dünyamızı rahatlatmaya yetmez.
Bu açıdan bakıldığı zaman gözüken manzara Sayın Özgürel'in işaret ettiği gibidir. Maalesef Türkiye'deki din eğitiminin akademik ayağı, her geçen gün daha da zayıflamakta ve naifleşmektedir. Çünkü Sayın Aydın'ın içinde bulunduğu ilahiyatçı uzmanların yaptıkları ilahiyat programında iki önemli açmaza düşülmüştür.
Birincisi, tefsir, hadis, fıkıh ve kelam gibi dini ilimlerin temel direkleri olan derslerin kredi saatleri eksiltilmiş, din sosyolojisi, din felsefesi ve din psikolojisi gibi din bilimlerin kredi saatleri artırılmıştır.
ARAPÇA SORUNU
İkincisi ise Arapça ilim dili olmaktan çıkarılmıştır ve ilahiyat fakültelerindeki Arapça hazırlık sınıfları ilga edilmiştir. - bu kararı alanlar arasında Sayın Aydın'ın bulunup bulunmadığını bilmiyorum. -
Bu husus son derece önemlidir. Çünkü ilahiyat öğrencisinin Arapça ile irtibatı kesilmiştir. Bir taraftan hazırlık sınıfı kaldırıldığı için Arapça öğrenememekte, diğer taraftan da ileride akademik hayatı düşünmesi halinde bile işine yaramayacağını bilmektedir. Dolayısıyla ilahiyat öğrencisi, Arapçayı öğrenmesi yönünde kendisini motive edecek önemli dinamiklerden mahrum bırakılmış olmaktadır.
Böyle olunca, bir taraftan öğrencilerin ilahiyat programında yer verilen tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslami ilimlere yaklaşımı son derece soğuk ve mesafeli olmakta, diğer taraftan öğretim üyelerinin de ders işleme şevki de zedelenmektedir. Çünkü karşısındaki öğrencinin, klasik kaynaklarımızın okunması esnasındaki bunalım ve stresleri, bu işle meşgul olanlar tarafından kuvvetle hissedilmektedir. Bu yüzden de meslektaşlarımız önemli bir kısmı artık klasik kaynaklardan vazgeçmekte, tercüme veya Türkçe telif eserlerle yetinmektedirler.
Ayrıca yüksek lisans ve sonrasını düşünenler İngilizcelerin ilerletmek için bütün mesailerini harcamaktadırlar. Ben burada dillerin nasıl birer kültür taşıyıcısı olduklarını ve kullanıcılarına kendilerini nasıl dayattıklarını anlatmayacağım. Ancak şu hususa işaret etmeden de geçmek istemiyorum:
İngilizce'yi Arapça'dan daha iyi bilen bir ilahiyat öğretim üyesinin başvuracağı kaynakların İngilizce olması ihtimali daha yüksektir. Telif ettiği eserlerinde daha çok İngilizce kaynaklar olacaktır. Aradaki Arapça kaynaklar da, dolgu maddesi olarak kullanılmış, dolayısıyla o kaynağın ruhundan istifade edilememiştir.
MUHTEMEL RİSKLER
Bu durumda ilahiyat eğitimi almış genç meslektaşları bekleyen iki büyük tehlike vardır:
1-Bu şartlar altında özgün çalışma yapmak mümkün değildir. Hatta bugüne kadar yapılmış özgün çalışmalardan haberdar olmak ve hiç değilse ileride daha özgünleri telif edilinceye kadar mevcut özgün çalışmalardan yararlanmak imkânı bile kalmamıştır.
Tabii burada "özgün çalışma"dan ne kastedildiği önemlidir. Türkiye'deki ilahiyatçıların, özellikle önemli mevkiler tarafından itibar gören kesimine göre "özgün" çalışma "evrensel değerlerle uyum içinde bir İslam anlayışını inşa etme çabasıdır." Buna anlayışa göre Türkiye'de, diğer İslam ülkelerinden daha çok özgün çalışma yapıldığını söylemek doğrudur. Ancak başta da belirttiğimiz gibi, 'serbest piyasada' bu çalışmalara "özgün" muamelesi yapılmamaktadır.
Bizim "özgün çalışma"dan kastımız ise, ilk ve ilke olarak "Kur'an ve Sünnet"i merkeze koyan çalışmadır. Bu çalışmanın karakteri gereği, ulaştığı her sonuç bu iki kaynakla test edilir. İlmi çalışmalarını bu çerçevede yapan araştırmacı, devirlerin değişmesinin bu iki kaynağın değerini zedelemediğini, aksine güçlendirdiğini hem kafa hem kalp olarak bilir ve hisseder.
2- İşte bu yaklaşım, yani mezkûr iki kaynağın bu çağda da mutlak hakikatin iki önemli temeli olduğunu bilmek ve buna inanmak, kelimelerle anlatılması mümkün olmayan bir özgüven, itmi'nan ve heyecan vesilesi olur.
Sözünü ettiğimiz itmi'nan ve heyecan iki sebeple ortaya çıkar. Birincisi, Mutlak ilim ve hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcı'nın ilgisine, iltifatına ve kılavuzluğuna mazhar olmanın bilgisinin verdiği heyecan ve itmi'nandır.
İkincisi ise sözünü ettiğimiz karakterdeki dini eğitimin "kulluk/ibadet" boyutu son derece güçlü olacaktır. İşte bu boyut sayesinde din ilimleriyle meşgul olan kimseler, aynı ilmi konularda kılavuzluğuna itimad ettikleri O Yüce Kudret'in hemdemi ve hemhâli olmanın tarifsiz ve doyumsuz zevkini yaşama fırsatını elde edeceklerdir. Hiç şüphesiz bu fırsat tek başına büyük bir itmi'nan ve heyecan kaynağıdır.
HEYECANSIZLIK VE TEPKİSİZLİK
Asaletinden ve köklerinden uzaklaştırılmış bir din eğitiminin heyecansız ve itminansız bıraktığı ilahiyat camiası, artık güncel hadiseler karşısında da son derece donuk ve soğuk bir duruş sergilemekte, bu yüzden günden güne itibar kaybetmektedir.
Mesela yaklaşık üç haftadır İslam âleminin malı, canı ve namusu, adı bugün "Gazze" olan coğrafyada tarumar edilirken, ilahiyatların kendilerinden beklenen tepkileri verememesi de, kanaatimize göre işaret ettiğimiz sebepten dolayıdır. Hiç şüphesiz hiçbir sosyal olayın sebebi tek değildir. Ancak sebepler içinde öne çıkan ve başat olan bir sebep mutlaka vardır.
Uzun zamandır hiçbir sosyal gelişme karşısında tavır koymamış, dolayısıyla bu yönde bir meleke kesbedememiş zümrelerden, bir çırpıda "Gazze" olaylarında öne çıkması ve yüreği yanan dindaşlarına ve duygudaşlarına kılavuzluk etmeleri beklenemez. Çünkü bu bir "duruş" meselesidir ve bu duruşun kazanılması da uzun bir süreç ister. Bu sürecin en önemli ayağı "eğitim merhalesi"dir.
Kanaatimizce, ülkemizdeki din eğitimi, öğrenciyi yürekten saran, onu teslim alan ve onun istikametini belirleyen, yani hem duygularının hem de düşüncelerinin temelini teşkil eden "özgün ve köklü" bir eğitim değildir. Çünkü Kur'an ve Sünnet'i, hak ettikleri ölçüde özümseme ve içselleştirme fırsatı vermemektedir. Böyle olunca, kaynağını Kur'an ve Sünnet'ten alan heyecan ve itmi'nan duygusu uyandırmaması son derece tabiidir.
*Prof. Dr. Çorum Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
YAYIN TARİHİ: 14.01.2009
Kaynak: http://yenisafak.com.tr/yorum/?t=14.01.2009&i=162588
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




