Sizlerden
Habibine Ümmet Sana Kul Eyle![]() Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle... |
Ukde!![]() Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime... |
Güneşi buluttan ayırmaya kâfi gelmiyor bakışlarımızı semaya kaldırmak. Gözler bakarken inançla bakmayı unutmuş. Artık hep yalana bakıyoruz; dünyada yalana dair ne varsa onlara…
Bedenlerimiz kaybolmuş sarmaşık sokaklarda, aklımızda ailemizin bir ismi kalmış sadece, dostlarımızın arkadaşlarımızınsa, aynada birer yansımaları…
Günün adamı olmayı tercih etmişiz. Tüm genişliğine rağmen bize dar gelmesi gereken dünyayı, dünün çilesiyle bugünün insanıyla yeniden mayalamak varken… Hâlbuki renklerde değildi tılsım. Evlerimizin genişliğinde, kitaplarımızın çokluğunda, sözlerimizin kalabalığında da değildi tılsım. Rabbimizin elimizden tutarken duyduğumuz acımasında, annemizin –sevmeyi öğrettiği- sıcaklığında, ölümün soğukluğuyla buğulanan gözlerimizde bizi ayakta tutan imanın gizinde tılsım. Mağarada uyuyan gençleri kavimlerinden ayıran da oydu; Hz. Ebu Bekiri, Efendimize mağara arkadaşı kılan da. Gençler, zamanlarının diliyle konuşmanın yalan, günün adamı olmanın ziyan olduğunun farkındaydılar. Tüm şâşaasına rağmen dünya, zindan; mağara, saraydı onlar için. Orada bulmuşlardı gerçek özgürlüğü, Rablerine kul olmanın zevkine oraya girerken vardılar. Onlar inanmış bir avuç gençti ve sığındıkları mağara tek bir mağaraydı. Bizse şu an milyarlarca müslümanken ve her semtimiz bir günah kulesini andırırken, korkularımızı dünyaya hapsetmek yerine korkularının içine hapsolan bizler varken... “İyi de hangi insanla, hangi arkadaşla sığınayım mağaraya?” sorusu muammayken
, hangi mağara ne diye alsın bizleri? Ne diye uyutsun dizlerinde yüzyıllarca bizi?
Ashabı Kehf’ti onlar, iman ashabıydı onlar, en büyük davaları imanlarıydı, cesaretleri de ihlâslarıydı…
Hicret yollarını samimiyetle okşayan ayaklar da sığınmışlardı Rablerine. Allah onlara da mağarayı vesile kıldı, inanmanın güvenini mağaraya sakladı. Biz rabbimizden başka her şeye sığınırken, hangi güvercin yuva yapsın, hangi örümcek ağ örsün kapımıza? Ne kimseye mağara arkadaşı olabilmişiz ne de kimse bize mağara arkadaşı… Fotoğrafların donuk parlaklığında kalmış dostluğumuz, arkadaşlığımız iyi günden öteye geçememiş. Vefa da samimiyeti öksüz bıraktığımız kalabalıklarda kaybolmuş.
Her dem yeninin hasretini çeken, günün adamı olmayı ideal bilen bizler… Her bir hanemizi imanımıza, ihsanımıza işaret kılmak için birer mağara bilmedikçe, hanelerimiz bizim için fare deliği olmaktan öteye geçemez. İlahi mesajın “İnsanların çoğuna uymanın bizi yoldan çıkaracağı” hitabına inanmışız biz. Her çağda Firavun’lar olduğu gibi Musa’lar olduğunu da biliyoruz. Samimiyetten ârî kalmış günümüzde; peşimizde Mekke müşriklerine ve Dekyanus’a rahmet okutacaklar varken; her birimiz bir mağara arkadaşına her bir cemiyet sonsuzlukta erimek için birer mağaraya muhtaç. Öyle ki “İşte yeni bir dünya Peygamber sözlerinden!” inancına hem yer hem gök şahit olsun…
Kaldırımların çilekeş evladı; kim var diye seslenildiğinde sağına ve soluna bakmadan her ferdi, “Ben varım” cevabını veren bir gençliği tarif ediyordu. Evet, şimdi ben varım, sen varsın, bizi biz yapan samimiyetimiz var. Samimiyetten yoksun yüreklere dua için semaya kalkan ellerimiz var…
Muhammed Bilal Selam
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.