Sizlerden

Habibine Ümmet Sana Kul Eyle

News image

Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle...

Ukde!

News image

Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime...

Esintiler - Telâmiz

dil_din

Dilin dinle ilişkisi üzerine konuşmaya başlamadan evvel son yüzyılda felsefe çevrelerindeki dil hâkimiyetinin kaynağını merak ediyorum. Ne oldu da dile birden bu kadar önem verilir oldu. Tarihte de dil tartışmaları olduğunu biliyorum.

Dilin hiç bir zaman gündemden düşmeyecek kadar zinde olduğunun da farkındayım.

Siz de zinde kelimesini kasten kullandığımı sezmiş olmalısınız. Evet, kasıtlı kullanıyorum. Moda olduğu üzere ortaya attığım bir anahtar kavram üzerinden dili tartışmayı yeğlerim. Malum, çağa ayak uydurmayan elenir. Pekâlâ dil neden zindedir. Zinde; aşırı hareketli, enerji dolu gibi anlamlara geliyor. Dilin kökenini sorguladığımızdan lügat-i fasihe bağlı kalmadan aklımıza esen anlamı yüklemekte bir sakınca olmamalıdır. Dil de enerji doludur. Hatta hiç bir zaman yılmayacak, pes etmeyecek bir konumdadır. Tam burada akıl, söz, logos veya hangi akıma mensupsanız onun ifade ettiği şekliyle felsefe ile dil arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Çünkü felsefe zinde değildir.
Onun bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi yoktur. O her dönemde tarihi tavlayabilecek kadar yakışıklı ve güçlü değildir. Ama dilden vazgeçemezsiniz. Tabiata hükmetmemeye karar verdik, suyun sükûnetinde nirvanayı arayacağız diyebilirsiniz, konuşmayacağız, anlaşmayacağız diyemezsiniz. Ne yani; düşünmeyeceğiz diyebilir miyiz, denildiğini duyar gibiyim. Elbette insan çaresiz düşünür. Ama düşünmek bizzat felsefe değildir ki. Kavga buradan çıkmıyor. Savunanların adına düşünce dediği şey hayata yön vermeye kalkınca başlıyor felsefe. Wittgenstein'ın notlarını öldükten sonra bulamamış olsaydınız "Dil Oyunları" diye bir akım olmazdı. Bu felsefeciler insanla, hayatla ilişki içine giriyorlar. Bunun onlar için bir değeri olup olmaması önemli değil.

 

Felsefenin zindeliğini konuşuyorsak hemen belirtelim, işte bu ilişkide felsefe denen şey bazen yoruluyor. Bazen biraz insaflı bulunabilir. En fazla bir iki yüzyıl dayanabildiğine tarih şahittir. İşte o zaman felsefe bir tarafa çekilir. Yunan felsefesi mutluluğa kaçmıştır, Avrupa felsefesi dile kaçıyor. Yunanlar uğraştılar, uğraştılar epistemeyi bulamadılar. Epistemeyi aramaktan yoruldukları yerde mutluluğa sığındılar. Çünkü mutluluk da zindedir. Mutluluk felsefenin insanlara veremeyeceği tatmini verir. Dil de insanlar istemese bile canlılığını korur. Doğruluğu da yanlışlığı da kanıtlanamayan şeyler güvensizliğe sebep olur. İnsanlık tarihi bazen bu güvensizliği ortadan kaldırmak için beyhude ataklar yapar. Sonuçta mağlup olarak bir limana sığınır. Bu limanda güvenilmese de mecbur kalınan şeyler vardır. Olayı dramatize edelim. Önce birbirimize kanıt satmaya kalktık. Önde gelenlerimiz ellerinde bir kanıt bunu kabul edin, bu hakikattir dediler. Eğer başarılı olsalardı sorun çıkmayacaktı. Hepimiz kanıtı kabul edip hal ve hareketlerimizi ona göre düzenleyecektik. Ama başarılı olamadılar. Kimse kimseyi ila nihayet ikna edemedi. Şimdi birbirini ikna edemeyenler bizler ortada kaldık. Sonra kimsenin hiç bir şeyi kanıtlayamayacağını anlamış olduk. Peki, kanıtlayamazsak konuşmayacak mıyız? Elbette konuşacağız. Kanıtın ve kanıtlama iddiasının olmadığı yerde nasıl bir konuşmadan söz edebiliriz tartışması bizi buralara getirdi.

Kısaca dilin hikâyesini anlatmış olduk. Öyle çok karizmatik bir hikâye değil. Yani dilin hali hazırda evrensel felsefeye hâkim olması o kadar büyütülmemeli. Zaten yorgun ve mağlup bir durumda olan felsefeye hükmetmek çok şey ifade etmez. Bu sadece felsefenin çaresizlik içerisinde dilden kendisine bir çıkış yolu aradığını gösterir.

Vakıaya bakılırsa dilin de felsefeye pek insaflı davranmadığı açıktır. Son yüzyılda dil felsefecilerinin en sevdiği şey felsefe tarihini yerin dibine sokmaktır. Dolayısıyla felsefenin bıraktığı boşluğu doldurarak hayata yön vermeyi başaracak bir dil hâkimiyeti üretilememiştir. Felsefenin bıraktığı boşluğu doğal olarak başka şeyler çoktan doldurmuştur. Dilin itibarı ve gücü sadece entelektüel çevreyi haizdir. Hal böyleyken dil, dine kafa tutmadan evvel sağına soluna bir bakmak durumundadır. Zira din denilen şey tarih boyunca insanlar üzerindeki nüfuzunu korumuştur. Onun itibarı felsefe gibi iki bin yılda bir oluşan bir iki yüzyıllık bir maceradan ibaret değildir. Ona hiç bir şey boyun eğdirememiş, ancak o tarihe ve hayata boyun eğdirmiştir. Bu nasıl bir fikir yazısı dediğinizi de duyuyorum. Epistemolojiye inanmadığımı çoktan anlamışsınızdır. Belki de şu daha tutarlıdır, bu aklen daha elverişlidir ön koşulundan hareket eden bir yazı bekliyordunuz. Aslen vakıadan başaksına pek itibar etmem. Akıl da beni bir şeye ikna etmek istiyorsa bunu pratikte göstermelidir. İkna olduğunda aklınla ikna olmayacak mısın gibi artık 2300 yıl öncesinde kapanmış olması gerektiğini düşündüğüm bir tartışma açma gereği de duymuyorum.

İnsanlar çeşitli dinlere tarih boyunca inanmıştır. Hem tarihte hem de bugün bunu kimseye kanıtlamak zorunda değillerdir. Bunun illa kanıtlanması gerektiğini düşünenlerin de birbirlerine bile bir şey kanıtlayabildikleri yoktur. Din kanıtlanamadığı halde inanılan şeylerin en güçlüsüdür. O kanıtın olmadığı yerde en fazla taraftar bulmuş, en çok benimsenmiş şeydir. O meçhul bahçıvan değildir, o dışarıda gördüğünüz kalabalıklara yön veren evrensel süper güçtür. Eğer kafanızdaki dünyanın vehmine kapılmaz, gözlerinizi açıp gerçek dünyaya bakarsanız en çok deneyimleyebileceğiniz şey de odur. Dil felsefecileri neyin peşindeler? Din dilinin önerme değeri taşıyıp taşımadığını tartışmak da ne demektir? İki kişi konuştuğunda; her ikisi de hem diğerini anladığına, hem de diğerinin kendisini anladığına eminse bundan daha analitik bir konuşma olamaz. Bunu da dinden daha başarılı yapabilen yoktur. İki dindarın konuşması çoğu zaman iki bilim adamının konuşmasından daha şüphesiz geçer. Din öyle bir dile sahiptir ki onunla milyonlarca insan aynı şeyi söyler, aynı şeyi hisseder, diğerlerinin aynı şeyi hissettiğinden endişe duymaz...

Mükerrem Mete

Marmara İlahiyat Yüksek Lisans Öğrencisi

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile