Cuma, 29 Ocak 2010 23:34
İnsanoğlu yeryüzüne indirilmeden önce Yüce Yaratıcı’nın muhteşem güzellikteki nimetlerini müşahede ettiğinden orada geçen zaman onun benliğinde çok güzel ve tatlı anılar bırakmıştır.
“Kimin daha iyi amel ettiğini belirlemek için” kaderine dünya sürgünü yazılan insanoğlu geçmişte yaşadığı güzel demleri zaman zaman hatırlayıp ah u zar içine düşer. Yaşadığı bu büyük ayrılık sebebiyle içerisinde hasret büyütmeye başlar. Mevlana’nın, aslî yurdundan koparılan kamışa benzettiği bu durumu Sühreverdî de tavus besleyen Hükümdâr temsiliyle ifade etmektedir.
“Rivayete göre bir Hükümdâr çok güzel bir sarayın bahçesinde tavuslar beslemektedir. Kanatlarını ve kuyruklarını açıp-kapamaktan başka işleri olmayan tavuslar, bahçede çok mutludurlar. Fakat Hükümdâr bir gün bir azizlik yapar ve içlerinden birini diğerlerinden ayırarak deri bir torbaya koyar. Torbada sadece beslenebileceği ve nefes alabileceği bir delik olan tavus, ilk zamanlar çok mutsuz olsa da zamanla haline alışır ve yaşar gider. Fakat zaman zaman bir esinti saray bahçesindeki çiçeklerin kokusunu ve arkadaşlarının sesini ona kadar getirir. İşte o zaman tavus tarif edilemez garip bir özlemle yanıp tutuşur.
Özlem gönülde yaşanan bir duygudur. Gönül yaşanan ayrılığa rağmen ukbâ ile bağlarını koparmamıştır. O yüzden büyük aşklar gönülde büyütülür ve sevgiliye yanık terennümler yine gönül diliyle ifade edilir. İşte Hace Muhammed Efe Hazretleri’nin diliyle bir gönül serzenişi;
Firkat-i yâr sineme dağlar çeker
Dîdelerim rûz u şeb kan yaş döker
Yârelerden ılgıt ılgıt kan gider
Cân-gâhımı bî-karar ettin gönül
Ol kadar yandın yakıldın yâr içün
Ya seni halk etti mi Hak nâr içün
Yoksa geldin âleme bu zâr içün
Mülk-i cânından güzâr ettin gönül
Öyleyse nedir gönül? Tasavvuf literatüründe önemli bir yeri olan gönül, ilahî hitabın mahalli; Allah’ın evi, nazargâhı, yere ve göğe sığmayan Allah’ın içine sığdığı yerdir [1].
Tasavvufî bir terim olarak gönül, insanın mahiyeti, madde ile mananın birleştiği yer, akıl, ruh, Allah’ın tecelli ettiği mahal, ilahî latîfe gibi çok yönlü manaları ifade eder [2]. Tasavvufî düşüncede insan âlem-i kebir, insanın dışındaki her şey de “âlem-i asğar”dır. Bütün âlemler insanda tecelli ettiği için insan “âlem-i kübrâ” olarak da ifade edilmiştir. Gönlün nazargâh-ı ilâhî olarak kabul edilmesi bu yüzdendir. İnsan bu özelliğinden dolayı halifelik makamını hak etmiştir [3]. Yozgatlı Fennî, âdemde gizli olan âleme dikkat çekerek onu tahkir etmekten sakınılmasını ister:
Âdem’i bul, âdem ol, âlemde âdem gizlidir
Etme tahkir âdemi, âdemde âlem gizlidir
Sûfîler Allah’la olan ilişkilerine binaen gönlü Kâbe’ye benzetmişlerdir. Kâbe’de İbrahim’in makamı, kalpte ise Allah’ın sırları vardır. Kâbe’nin sütunları olduğu gibi kalbin de sütunları vardır. Ancak Kâbe’ninkiler taştan, kalplerdekiler ise marifet ve irfan nurundandır [4]”. Şairin dediği gibi; “Gönül Beytullâh’tır misâl-i semâ/Direksiz halk olmuş bir ibret-nümâ”.
Allah’a yönelişlerin merkezi nasıl Hz. İbrahim’in yaptığı Kâbe ise, iç yönelişlerin merkezileştiği yer de kalptir. Birisi maddî diğeri manevî Kâbe’dir. Kâbe, zamanımıza kadar çeşitli nedenlerle yıkılmış, fakat insan eliyle yeniden yapılmıştır. Kalp öyle mi? Sonlu somutun (Kâbe) inşası kolay; sonsuz soyutun (kalbin) inşası zordur [5]. Bu yüzden gönülle ilgili üzerinde durulan önemli bir husus da, Allah sevgisi için yaratılmış bu kutsal mekâna zarar vermenin, gönül kırmanın, insanları incitmenin ne denli bedbahtlık olduğu konusudur [6]. Yunus Emre’nin; “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil”, “İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise” dizeleri de bunun en güzel ifadelerindendir.
Her şeyin geçici, fani olduğu bir dünyaya sürgün edilen insan için gönül, insanın sonsuzluğunu, ölümsüzlüğünü, yüceliğini; iğreti, adi, geçici değerlerden tiksinişini dile getiren bütün manaların tek kelimeyle ifadesidir. Gönül varsa aşk vardır ve aşk varsa her şey güzel, her şey yolunda, her şey ayarındadır. Gönül varsa Allah, yani mutlak iyi ve güzel, hayatımıza katılmış demektir. Onun katıldığı hayat ise güzel ve iyi ile dopdoludur [7]. İlahi aşkın kapladığı bir kalbe başkalarının sevgisinin girmesi abestir. Bu bağlamda Bayburtlu Celalî, içinde aşkın eyleştiği bir gönülde Mevlâ’nın da eyleşeceğini şöyle dile getirir:
Eşrefiler hanesidir dahi bir can eylemez
Gayr-ı mahlûka döşenmiş halk-ı insan eylemez
Şürb ü sahba ehl-i dünya kizb ü bühtan eylemez
Aşk ü sevda bir de Mevlâ bir de Kur’ân eyleşir
Atma miskin kalbine taş, anda bir han eyleşir
Sırr-ı Yezdan iklimidir, şah-ı Sultan eyleşir
Kıblegâh-ı beyt-i Hak’tır, yıkma viran eyleme,
Hem nazargah-ı Hüdâ’dır günde mihman eyleşir (Celalî)
Celalî’ye göre gönül Bâkî/ezelî bir nakkaşın izlerini, nakışlarını taşımaktadır. Şeb-i Ârus’un hasretiyle yanan bu gönül mescid ü mihrab gibi kapılarını ezeli nakkaşın bütün kullarına açmış, beş vakit Rablerine ibâdet eden mü’minlerin sevgisini ağırlamaktadır:
Nakş-ı Nakkaş-ı ezeldir nakş-ı Celalî değil
Aşk ateşiyle döşenmiş yanmadan hali değil
Mescid ü mihrab gibidir bir kişi malı değil
Günde beş vakit namazda ehl-i iman eyleşir (Celalî)
“Gönül, âlemlerin padişahının nazargahıdır. Çalap ile cümle nesne arasında perde vardır, lakin gönül ile Çalap arasında perde yoktur [8].” Çünkü İsm-i Âzam’ın saklandığı yer gönüldür ve sultanların hazineleri gibi değerli olup herkese açılmaz. Zira gönül Efe Hazretleri’nin ifadesiyle tecelli güneşinin doğduğu yer ve Rahman’ın beldesidir:
Herkesin gönlünde mektum ism-i âzam sûreti
Herkese meftûh olur mu kenz-i sultandır gönül
Ârifân bezm-i ezelde hâdim-i esrâr-ı dil
Matla-ı mihr-i tecellâ kûy-i Rahmân’dır gönül
Zamandan ve mekândan berî Hakk’ın meskeni olan gönül de zamandan ve mekândan azadedir. Madde ile mananın birleştiği yer olan gönül aynı zamanda Rabbini çok seven kullar için O’na açılan manevî bir penceredir. Beden için göz ne ise kalp için basiret de odur [9]. Vaktiyle gördüğü göz kamaştıran güzellikleri tekrar görmek isteyenlere Yüce Yaratıcı yeni bir pencere açmıştır. Bu biraz da hasretli gönüllere bir teselli mahiyetindedir. Maddî göz Allah’ı göremeyeceğine göre kalbe düşen bir noktadan mü’min Rabbinin tecellilerini gönül penceresinden görebilecektir. Böylece ayrılık hasretiyle yanan gönüller itmi’nana erecek ve sükûna kavuşacaktır:
Bir kulunu sevse yaratan Hüda
Onu cemalinden eylemez Cüda
Mü’minler kalbine düşer bir nokta
O noktada âlem aşikâr olur. (Sümmanî)
Osman Nuri KARADAYI
İmam-Hatip/ Doktora Öğrencisi
[1] Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yay., İstanbul 1999. s.296-297.
[2] Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Rehber Yay., İstanbul 1997, s.422.
[3] Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarîkatler Tarihi, İstanbul 1999, s.111; Türer, Osman, Anahatlarıyla Tasavvuf Tarihi, İstanbul 1998, s.234.
[4] Kara, a.g.e., s.139.
[5] Cebecioğlu, a.g.e., s. 297.
[6] Gündoğdu, Cengiz, “Âşık Sümmanî’de Aşkın Metafiziği”, Tasavvuf Dergisi, yıl:8,
sayı:18, Ankara 2007, s.143.
[7] Yaşar Nûri Öztürk, Tarihi Boyunca Bektâşîlik, Yeni Boyut, İstanbul 1995, s. 106.
[8] Hacı Bektaş-ı Veli, Makalat, Neşr., Esad Coşan, Seha Neşriyat, İstanbul 1971, s.74-75.
[9] Uludağ, a.g.e., s.86
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






