Sizlerden

Habibine Ümmet Sana Kul Eyle

News image

Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle...

Ukde!

News image

Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime...

Esintiler - Telâmiz

aklinsehvetikNefsimiz, bize oynadığı oyunları, kurduğu tuzakları acaba sadece bedeni ihtiyaçlarımızla, cinsi arzularımızla mı yerine getiriyor? Bazen aklımızı da bize karşı bir silah olarak kullanmıyor mu?


Peygamberler ve Allah (c.c.) dostları müminleri uyarırken meselenin bu boyutuna da işaret etmişler midir?

Böyle birbirini takip eden birkaç soruyla başlıyor aklın şehvetinin ne olduğu üzerine düşünmek. İslam geleneği bize ilmin ne kadar kıymetli olduğunu anlatırken aklın da ne kadar tehlikeli olduğu konusunda bizi uyarıyor. Bu tehlikeler arasında gayba iman etmek yerine kesin deliller aramayı, dini akılla anlamak yerine dini akla uydurmayı, ilmi uygulamak yerine üzerinde düşünüp spekülasyon üretmeyi, dini kaynakları okuyup aktarırken illa aklımızdan bir şeyler eklemeye çalışmayı sayabiliriz. Bu yazıda kısaca bu tehlikeleri açıklamaya çalışacağız. Aslında yapacağımız şey derdimizi paylaşmaktan ibarettir. Zira yol gösterici olanlar bellidir, yazıyı yazan aklın şehvetinden okuyanlardan daha az muzdarip değildir. Halleşmek hale iyi gelir temennisiyle devam edelim.

Öncelikle Allah-ü Teâlâ müminlerin gayba iman etmeleri gerektiğini vurgular. Peygamberlerden kesin kanıtlar isteyen kâfirler, siz de bizim gibi bir insansınız; eğer Allah’ın (cc) kendisini veya meleklerini görürsek inanırız diyorlardı. Allah (cc) ise kanıt olarak azabı göstermiştir. Yani gayba iman etmemekte ısrar edenler, illa kesin deliller isteyenler cehenneme girerken bu kesin delili bulmuş olacaktır.

“Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki, bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi? Andolsun onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. Melekleri görecekleri gün suçlu-günahkârlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki; (Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak.”[1]

İman etmek için her şeyin kanıtlanmasını istemek doğru değildir. Allah-ü Teâlâ bize sonsuz değil sınırlı bir akıl vermiştir. Biz gönderilen kitaba ve peygambere uymakla mükellefiz, gerçekte hidayeti veren ise Yüce Rabbimizdir. İmanı bir nimet bilmeli ve vesveselere direnerek dört kolla imana sarılmalıyız. Elbette müslümanlar Allah’ın varlığına göstermiş olduğu delilleri okuyup öğrenmelidir. Ama aklın sonuç olarak kesin kanıtlara ulaşamayacağı unutulmamalıdır, bu bir imtihandır. Felsefeciler 2500 yıldır aklı kesin kanıtlara ulaştırmaya çalışıyor, ama bir netice elde edemediler, her birine itiraz daha kendi öğrencilerinden başlıyor.

aklinsehvetiİslam kaynaklarının anlaşılması ve uygulanması için akıl zaruri bir araçtır ve içtihat şartlarını taşıyan İslam âlimleri ilimde akıldan faydalanmıştır. Ancak bazı insanlar İslam dini aklın bütün ilkelerine ve sonuçlarına uymak zorundaymış gibi davranmış ve yanlış yollara sapmıştır. Tarihin hiçbir döneminde net olarak belirlenememiş olan aklın ilke ve sonuçlarına İslam’ı uydurma çabası da, söz konusu ilkeler evrensel değil bireysel olduğu için dinin kaynaklarını kendince yorumlama sapkınlığına dönüşmüştür.

İslam’da ilimden maksat dinin emir ve tavsiyelerinin öğrenip yaşanmasıdır. Allah-ü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i uygulanması, yaşanması için indirmiş; Hz. Muhammed (s.a.v.) sünnetiyle bunu yapmıştır. Müslümanlara düşen de ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin kendilerine bildirdiği şeyleri yapmaktır. Bazı insanlar uygulamaya dönük olmayan, ihtilaflı konular üzerinde duran, dinin anlaşılamamış maksatlarını keşfedip insanları uyandırmayı amaçlayan bir ilim anlayışına sahip. Kur’an-ı Kerim’de 1400 yıldır keşfedilememiş şeyleri keşfetmeye çalışmak yersiz bir çabadır. Her ne kadar zaman ve mekân değiştikçe çok şey değişse de aynı ümmet için aynı kitap ve aynı sünnet geçerlidir.

Hz. Muhammed’in (Sav) son peygamber olması onun getirdiği dinin de değişmeye gerek kalmaksızın kıyamete kadar her mekân ve zamanda uygulanacağı anlamına gelir. Zaten gerçekte mekânın ve zamanın gerekleriyle ayet-i kerimelerin bunlara uyumu konusunda bu tarz kişiler arasında hiçbir fikir birliği yoktur. Bunlar Felsefe benzeri, spekülasyondan ibaret, sonucu olmayan, sonuçsuz olduğunun delili de kendi olan şeylerdir. Ardı arkası kesilmeyen tefsir tartışmaları, bu tartışmaların bir yere varmayacağının bizatihi kanıtıdır. Allah-ü Teâlâ akıllı kullarıyla gizlice sohbet etmek için kutsal kitap indirmiş olamaz. Yine bir ayet-i kerimeyi gerçek anlamını 1400 yıl sonra çok akıllı bir kulu çıksın da birden bulsun diye de indirmez. Şu anda da melekler ellerinde çetelelerle acaba hangi akıllar hangi maksatları yakalayabiliyor diye hesap yapmıyordur. Dini spekülasyona dönüştürmek yanlıştır. İslam dini yaşanması için indirilmiştir. Mutlaka Kur’an-ı Kerim’de ilk bakışta anlaşılamayan ve üzerinde ihtilaf edilecek ayet-i kerimeler vardır. Ama müteşabih dediğimiz bu ayet-i kerimelerin konumunun ne olduğu, Müslümanların bunlara nasıl yaklaşması gerektiği ayeti kerimede şöyle belirtilir:

“Sana bu kitabı indiren O’ dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalplerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre tevil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun tevilini Allah'dan (cc) başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.[2]

Muhkem anlamı herkes tarafından anlaşılan demektir. Müteşabihler ise anlamı herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmayan, ihtilaflara yol açan, biraz veya tamamen kapalı ayet-i kerimelerdir. Müteşabihleri açıklayan bu ayet-i kerime dahi müteşabihtir. Yani Allah-ü Teâlâ bir hikmete binaen ihtilaflar hakkındaki emrini de ihtilafa düşürecek şekilde indirmiştir. Âlimler genel olarak muhkemlerin dinin anası olduğunda, art niyetli kişilerin de müteşabihlerin peşine düştüğünde mutabıktır. Ancak ilimde derinleşenlerin müteşabihleri bilip bilmediği tartışmalıdır. Ayet-i kerime -“vav” harfinin bağlaç kabul edilip edilmemesine göre- her iki şekilde anlamaya müsaittir.

Bütün Müslümanların kolayca anladığı emir ve tavsiyeler dinin anasıdır. Bu emir ve tavsiyelere uymak, bunları uygulamak esastır. İlim muhkemleri uygulamayı, müteşabihleri de uygulanabilir kılmayı esas alır. İslam âlimleri ve tasavvuf büyükleri Müslümanların muhkem emirleri yerine getirmesi ve müteşabih olanlar arasında da muhkemlere uygun, sağlıklı tercihler yapmasını sağlayarak pratiğe dönük bir ilim anlayışını savunmuşlardır.

Dini kaynakları okuyup aktarırken illa aklımızdan bir şeyler eklemeye çalışmak da kurtulamadığımız hastalıklardan biridir. İslam âlimleri büyük bir tevazu ile duydukları, öğrendikleri bir şeyi eksiltmeden, arttırmadan nakletmeyi görev addedebiliyordu. Bugün biz bir şeye kendi müdahalemiz, kendi katkımız yoksa eksiklik hissediyor, bunu kabullenemiyoruz. Bunun modernizmden kaynaklanan bir problem olduğu veya nefsin hastalıklarından biri olduğu savunulabilir. Neticede tefsirleri, hadis-i şerifleri, âlimlerin ve evliyaların sözlerini yorum yapmadan, içine bir şey katmadan aktarmayı kabullenmek çok zordur. İlimle uğraşacaksak o ilimde bizim eserimiz olsun istiyoruz. Hâlbuki bu ilim Allah-ü Teâlâ’dan, Hz. Peygamber’den (Sav), 1400 yıldır büyük âlim ve evliyalardan bize naklolunan bir ilimdir. Bu ilme başlamadan önce kafamızı iki elimizin arasına almalı ve bu konuda söylenecek pek çok şeyin bizden önce söylenmiş olduğunu kabul etmeliyiz. Bunun hemen arkasından kendi kendimize; “Belki benim tatmin olmak için bir şey eklemeye ihtiyacım var, ama bu hazinenin benden bekleyecek pek bir şeyi yok” diye itirafta bulunmalıyız. Kaynaklara en bağlı yazarlarımız, araştırmacılarımız bile bir konu üzerinde çalışırken kendi yorumlarını yapmanın zevkini tatmaktan geri kalmak istemiyorlar. Elbette bir araştırma yapılırken, hatta sadece naklederken bile insan işin içine dâhildir ve kendinden bir şeyler karıştırır. Ancak sorun burada değil. Sorun ilme yaklaşım biçimimizdedir. İlme büyük bir hazinenin kapısında bekleyen ve ondan ancak bir avuç kadar alacağı olan, aldığını da dışarıdaki bozuk madenlerle karıştırmadan halka ulaştırması gereken biriymiş gibi yaklaşmıyoruz. Aksine ilim hazinesinde hangi maden eksik acaba, onu da ben koysam diyoruz.

Mükerrem Mete


[1] Furkan Suresi, 21-22, Ali Bulaç

[2] Ali İmran 7, Elmalılı Hamdi Yazır Meali,

Yorumlar  

 
0 #1 2010-02-20 21:04
çok güzel bir paylaşım teşekkürler. Kalple îmân, kesinlikle akıldan üstündür. Çünkü akıl herşeyi anlayamaz.
"Onlar gayba îmân ederler..."
Din, akla aykırı değildir ama mantıkla da din olmaz. Her kişi "bence" dese kişisel kaç din çıkar ortaya?Bu sever câhil tv muhabirleri derler ki: Bu hadisin sahih olduğunu nerden bileyim?
Sormak gerek kendilerine "usûl" dersi almışlar mı?
Şeytan da akıllı idi. Allah Adem'e secde edin deyince hem üstünlük tasladı ben ateşten o topraktan diye hem de kendince "akıllılık" yaptı Allah'tan başkasına secde edilir mi diye?Halbuki o bir imtihandı ve sonuçta emri veren Rabbü'l-Âlemîn'dir. Rabbimiz dünya ve âhirette bizi îmândan ayırmasın...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile