Sizlerden
Habibine Ümmet Sana Kul Eyle![]() Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle... |
Ukde!![]() Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime... |
İletişim imkânlarının yaygınlaşması sayesinde İslam dünyasından her dem haberdar olmaktayız. Bazen tebessümle, bazen duygulu bazen de derin düşünceye dalarak ayrılıyoruz bu haberlerden…
Ümmet-i İslam tespih taneleri gibi dağı/tı/ldığı için melül ve boynu bükük bir vaziyette hayatına devam etmektedir.
Ülkemizde çok derin çözümsüzlüklere sahip olmamıza/maruz kalmamıza rağmen biraz “misak-ı milli” dışına göz attığımızda bizden kat be kat derdi olan Müslümanlarla karşılaşmaktayız. Bu acı gerçeklerle karşılaşmak bizlere hem yaşadığımız hayatı muhasebe mecburiyeti, hem de diğer Müslümanlarla ilişkilerimizi ve onlara karşı sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır.
Bu vesileyle yakın tarihlerde Diyanet yetkililerinden dinlediğim birkaç anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Birincisi kuzeydoğu sınır komşumuz ve Türkiye’nin de Garantör ülke[1] olduğu Gürcistan-Acaristan özerk bölgesinden…
Diyanet İşleri Başkan Yardımcılarından Mehmet GÖRMEZ hoca bir vesileyle sarp sınır kapısından geçerek Acaristan’a gider. Çevreyi tanımaya çalışırken sınıra yakın bir yerde beklemekte olan iki yaşlı kadın dikkatini çeker. Hocanın merakı üzerine kendilerine rehberlik eden Acara bölge müftüsü, burada niçin bulunduklarını kadınlara bizzat kendisinin sormasını rica eder. Görmez hoca yaşlı kadınlara yaklaşır ve onlara niçin burada beklediklerini sorar:
“Evladım! Biz haftada bir gün buraya karşıdan (Artvin)bir ezan sesi işitelim diye geliyoruz. Çünkü ezansız ölmek istemiyoruz.”
! ! !
İkinci bir olayı hocanın dilinden aktarmak istiyorum. Hoca şöyle diyor: “Kırgızistan’da Diyanet’in de desteklediği bir İlahiyat Fakültesi kurulmuştu. Bu kurumun öğrencileri anlaşma gereği Hazırlık sınıfını Türkiye’de okurlar, ardından kendi ülkelerinde eğitime devam ederler. Yıl ortasında bu öğrencilerden üç kız bir vesileyle benden randevu aldılar ve bana ulaştılar. Biz onların geliş ve gidiş biletlerini kurum olarak karşılıyoruz. Benden bir haftalığına bilet ayarlayıp ayarlayamayacağımı sordular. Kendilerine; “ailenizi-memleketinizi çok mu özlediniz? Üç ayınız kaldı” dedim. Onlar; hayır hocam özlemle ilgili değil. Bizim anne-babalarımız bugüne kadar hiç namaz kılmadılar, secde nedir bilmezler. Korkarız ki biz gidinceye kadar onlar bunları öğrenmeden ölecekler. Bundan mahrum olmasınlar. Derdimiz budur.”
! ! !
Üçüncü bir olay bir başka etkilemektedir bizi… 80 küsur yıl Sovyet rejimi altında olan Abhazya, rejimin dağılmasından sonra özerklik statüsünde Gürcistan’a bağlanmıştı. Yaklaşık 20 yıldır Gürcistan ile yaşadığı sıkıntılar sebebiyle dışarıdan herhangi bir destek alamamıştır. Bu bölgedeki Müslümanların sayısı bir asırda katliam, sürgün ve asimilasyonlarla dörtte üç oranında azalmıştır. Geçen yıl patlak veren Rusya-Gürcistan savaşından sonra Rusya tarafından “bağımsızlığına” kavuşturulmuştur. Bu olayın ardından Abhazya’ya nasıl bir katkı yapılabileceğini araştırmak üzere koordinatör bir din görevlisi gönderilir. Din görevlisini mahşeri bir kalabalıkla karşılayan Abhazya Cumhurbaşkanı olmuştur.
Bu olaylar dışında başta Kafkaslar ve Balkanlarda olmak üzere dünyanın her yerinden Müslümanlar, hilafetin meclisinde “mündemiç” olduğu bizlerden yardım beklemekte ve saygılarını-muhabbetlerini her vesileyle ifade etmektedirler. Tarihin bize yüklediği ağır sorumluluk ile ilgili hepimizin dinlediği yüzlerce olay mevcuttur. Ki tarih devam ediyor. İstenilse de tarihin önü kesilememektedir.
Asıl gelmek istediğim bütün bu anlatılanlar yanında benim tembelliğim-dertsizliğim ve boş işlerle meşgul olmanın verdiği mahcubiyet…
Bu yazıyı şunun için kaleme aldım. Türk dış politikası Bosna savaşı ile nasıl kendini muhasebe ettiyse zannederim ki biz “dinden geçinenler” yukarıdaki benzer olaylarla karşılaşınca daha bir silkeleniyoruz.
Merhum Hasan el Benna’nın bu yüzyılın başında Müslümanlara hatırlattığı bir gerçekle bitiriyorum.“Ödevlerimiz vakitlerimizden daha çoktur.”
Hanefi Hafızhasanoğlu
[1] Uluslar arası hukuk açısından Kıbrıs hakkında ne kadar söz sahibi isek burada da aynı söz hakkına sahibiz.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.