Sizlerden
Habibine Ümmet Sana Kul Eyle![]() Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle... |
Ukde!![]() Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime... |
Uzun İnce Bir Köprünün Üzerinde Beyaz Kapılar Ardında Hakka Yürüdüm Şükür Dualarıyla
Gözlerimin içine, ta içine çizilmiş kocaman bir deniz...
Rengi değişken, ışığı hep fasih olan, biraz da karanlıklarda, zindanlarda mahpus hayatı yaşatan kocaman bir deniz... Bazen dağlar kadar heybetli dalgalar, bazen sonbaharda rüzgâra yenik düşen bir yaprak gibi sükûnet içinde durgun ve yalnız...
Üzerinde ince mi ince uzun mu uzun bir köprü var; ufukta şeffaf bir perde gibi dokununca kaybolan. Ufukta gülümseyişlerim ve bir o kadar da ağlayışlarım var. Annesini kaybetmiş bir çocuk edasıyla yürüyorum. Islak nemli bir ahşap bir köprü üzerinde yürüyorum şimdi. Ufak bir sendeleyiş var ayaklarımda; tutun ellerimden yoksa kaybolurum bu koca denizin köşe bucaklarında… Yaralar var üzerimde kesik kesik, ufak tefek çizgiler halinde. Yanaklarım yine ıslak. Al işte; süzülen bir damla gözyaşı daha. O da bu denize hatıra. Benden giden her damla gözyaşıyla biraz daha yükseliyor deniz. Büyüyor... Büyüyor...
Çığlık sesleri vurur kulaklarımı, yüreğimdeki susmaz dalgaların iniltileri bunlar. Tamam, alıştım, kabullendim derken hala kanayan yara bende… Çıkış neresi, hangi ışık benim? Nerde kaldı kocaman denizimin aydınlatan berraklığı…
Göğe asılı duran hangi yıldız çaldı ışığımı? Ateşten bir ok saplandı yüreğime, dert ve hüzün ipiyle işlenmiş bir kanaviçe var elimde. Önü ne kadar güzel tam bana göre... Ama arkası karmakarışık bu nasıl iş böyle? Ah bu köprünün geri dönüş yolu da yok. Geri dönüşü olmayan bir gidişe köprü kurmuşum. Ben yürüdükçe arkamdan hep bir parça düşüyor. Aslında her şeyim paramparça... Bu nasıl bir hal, bu nasıl bir soru ve bunun yanıtı hangi kapının ardında gizli? Geri dönüşü yok dedim silip baştan çizemem ya bu köprüyü. Peki, hala yüreğim niye bitmeyen bir serzeniş içinde? Uzun ince bir köprüde, yıldızların altında, başım bükük, kalbim mahzun, bedenim bitkin... Ürkek bir titreme var içimde; üşüyorum...
Şimdi etraf sakin, denizin sertliği dinmiş. Dalgalar gecenin büyüleyen ahengine dalmış, ben de dalgaların unutulmuş iksirini yudumluyorum. Ay çekilmeye başladı; gökyüzü denizin üzerine inmiş, her şey olması gerektiği gibi ya da tıpkı hayallerimdeki gibi mi demeliyim. Gündüz, gökyüzüyle el ele iki âşık misali. Kocaman deniz artık kocaman bir gökyüzü olmuş. Aşk sırları ifşa edilmiş bir beste, mutluluk notalarıyla söylenen bir nağme fısıldanır kulaklarıma. Başım dimdik, gökyüzü ayaklarımın altında, kuş gibi uçuyorum bir tek kanatlarım eksik. Başım değiyor bembeyaz bulutlara. Ufukta savrulan şeffaf perdemde gözyaşlarım değil bakmaya kıyamadığım tebessümlerim var. Güneş ıslak yanaklarımı ve köprümün nemli yollarını ısıtıyor. Ben giderken hala parçalar düşüyor ardımdan; olsun... Her şey, bazı şeyler bittiği için başlar. Geriye dönüp baksam aklıma ilk gelen küçücük bir başlangıç olacak. Gerçi var olduğunu bilmek, bunun inancını hissedebilmek; bu bile bana yeter. Gecenin en karanlık olduğu an sabaha en yakın vakit derlerdi de inanmazdım. Şimdi huzur ipliği ile işlenmiş bir kanaviçe var avuçlarımda, ben sadece ön tarafa bakıyorum. Çünkü nereye ve nasıl bakmam gerektiğini biliyorum. Anı yaşamak ve tozlanan sayfalarıma unutulmaz bir anı diye yazmak istiyorum. Her yer rengârenk, gözlerim kamaşıyor birden. Parmaklarımın ucunda küçük bir kelebek ama bana anlatmak istedikleri bir o kadar büyük.
Nefes alıp verişlerimizi yaşamak sanıyoruz. Hayat bundan ibaret değil işte!
Uzun ince gönül köprümüzün adı bu değil! Elbette ıslak yollarda yürüyüp hıçkıra hıçkıra ağlayacağız. Belki de kimsecikler duymayacak bizi. Bir anda kurtuluş kapıları çıkacak önümüze. Kenarları puslu, dokunsan uçacak; sisli, üflesen kaybolacak gibi. Aslolan karanlık kapılar ardını merak edip de harap etmeyelim kendimizi. Gaflet kapılarının tokmağına sarılma, üzerinde umutsuzluk yazan kapıların paslanmış anahtarlarına dokunma. Yüreğini aşka götürecek kapılara dokun, her daim şükür mührüyle parıldayan kapıların tokmağını çal. Huzurla aralanan o kapıdan içeriye süzül; çekinme, korkma kendini bulacaksın orada. Sen artık misafirisin bu odaların, her yer bambaşka senin için. Ebediyete kadar sürecek bir sevdanın fidanlarını sen bu kapılar ardında dikeceksin. Her şey şükrün kadar sağlamken, olurda nisan yağmurları yağarsa üzerine, saçların hafifçe ıslanırsa, nur saçan beyaz kapıları küstürme kendine. Bir daha açılmamak üzere kapatma bu kapıları. Düşe kalka, sızlayan ve kapanması zor olan yaralarla öğreneceksin. Bilirsin; söz uçar yazı kalır, söz ile dile getirdiklerini gönül satırlarına yazacaksın ki mutluluktan sonraki şükrün sıkıntıdan sonraki şükürden farklı olduğunu anlayasın. Kurtuluşun olan bu kapılarda, ne olursa olsun şükürler olsun, nidalarıyla kanat çırpacaksın hakikate meftun ufuklara…
Esra Ekinci
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






