Sizlerden

Habibine Ümmet Sana Kul Eyle

News image

Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle...

Ukde!

News image

Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime...

Esintiler - Telâmiz

sayilarr2Felsefe insan düşüncesini temsil ettiğinden, her şeyi kapsamına dâhil edebilir. Bunu yapmak için söz konusu şeye “nedir” diye sorması yeterlidir.

 

Risk nedir, soru nedir, ekonomi nedir, Türk nedir, çay nedir, güzel nedir gibi… Felsefecilerin tarih boyunca sormayı en sevdiği üç temel soru ise; “doğru nedir”, “gerçek nedir” ve “iyi nedir” olmuştur. Diğer bütün sorulara büyük ölçüde bu üç soruya verilen cevapla bağlantılı çözümler getirilmeye çalışılmıştır. Başka bir deyişle köklü bir felsefe üretmek için öncelikle bu üç soruyu cevaplamak gerekmiştir.

İsterseniz felsefecilerin Epistemoloji dedikleri “Doğru Nedir” sorusundan başlayalım. Yunan filozofları Yunan tanrılarını pek gerçekçi bulmuyordu. Ne yani; yağmura yağmur tanrısı, ölüme ölüm tanrısı, aşka aşk tanrısı… İnsanlar açıklayamadığı her şeye bir tanrı uyduruyordu. Düşündüler, acaba bu evrende olup bitenleri nasıl açıklayabiliriz, nasıl anlayabiliriz. Şüpheden, kesin olmayan şeylerden kurtulmak gerektiğine karar verdiler. Bir şey kanıtlanamıyorsa ona inanmamak, kabul etmemek gerekirdi. Kanıtlayabildiklerine “episteme”, kanıtlayamadıklarına “doxa” dediler. Sonra tartışıp durdular birbirleriyle, biri “episteme” budur diyordu, öteki seninki “doxa”, asıl “episteme” budur diyordu. Bu tartışma bugüne kadar geldi. 2500 yıllık Felsefe tarihine baktığımızda gerçek “episteme” nin ne olduğuna hala karar veremedikleri anlaşılıyor. Episteme dilimize “doğru” kelimesiyle çevriliyor. “Doxa” ise “yanılgı” olarak aktarılıyor. Aslında “doxa” insanların inandıkları, doğru sandıkları ama kanıtlanamamış şeylerdir. Yani Felsefecilere göre birisi kanıtlanamayan bir şeye inanıyorsa bu doxa olarak isimlendirilir ve yerilir. Büyük Filozoflar tarih boyunca biz insanları “doxa” lardan yani kanıtlayamadığımız ama inandığımız şeylerden kurtarmaya çalıştılar. Dolayısıyla bizi inanmaktan kurtarmaya çalıştılar. Zira kesin olarak bildiğimiz şeylere inanmayız, onları biliriz, inandığımız şeyler bize kanıtlanmamıştır.

Her felsefeci başka bir şeyi kanıtlarken ve diğer felsefecilerin kanıtladıklarını reddederken felsefecilerin genellikle ittifak halinde oldukları şey, kanıtlanamayan şeylerin inkâr edilmesidir. Evet, inkâr edilmesi, çünkü kanıtlanamıyorsa yoktur. Dolayısıyla bir şeyin var olma hakkını elde etmesi için önce bana, insan aklına kendini kanıtlaması gerekir. Adeta beni var olduğuna ikna edemeyen şey yoktur. Dekart renkleri kanıtlanamadığı için reddetmiştir. Gerçekte renkler yoktur, sadece şekiller vardır demiştir. Pozitivistler metafiziği kanıtlanamadığı için reddetmiştir. Sadece duyu organlarıyla algılanabilen şeyler vardır demişlerdir. Ya bir şey kanıtlanamadığı halde varsa… Veya varlığı kanıtlanamasa bile yokluğu da kanıtlanamıyorsa…

Her filozof başka bir şeyi savunduğu halde birileri onların hepsini bir kefeye koydu. Bütün Felsefe tarihi Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir gibi sözler söylendi. “Batı Metafizik Düşünce Geleneği” ismiyle Sokrates sonrası 2300 yıllık Felsefe Tarihi eleştirildi. Bugün çoğunlukla Postmodernist olarak adlandırılan kişiler yaptı bunu. Bu eleştirinin ana çıkış noktalarından biri de “epistemolojik öncelik” kavramı oldu. Sokrates, Platon, Aristo, Dekart, Berkeley, Kant… fark etmez hepiniz birsiniz, epistemolojik önceliklisiniz dediler. Yani varlığın bir parçası olduğunuzu unutarak varlığı anlamaya çalışıyorsunuz demek istiyorlardı. İnsan, almış karşısına varlığı, sorup duruyor bu nedir, şu nedir… Peki sen nesin? Varlığın bir parçası değil misin? Her şey senin karşında eğilsin ve seni ikna etsin diye bekliyorsun, pekâlâ sen parçası olduğun bütüne nasıl dışarıdan bakıyorsun? Nitekim bir şeyin bütünü bilinmeden parçalarından emin olunamaz. İnsan varlığın tamamını asla bilemez, varlığa dışarıdan bakamaz.

Epistemolojik önceliği böyle kıyasıya tenkit eden ve ontolojik önceliği savunanlar aslında kesin doğruyu bulmak için önce varlığı anlamak gerekir demek istemiyordu. Onlar kesin doğru diye bir şey yoktur, kendini varlığa teslim etmek gerekir demek istiyordu. Varlık kendisini bir açar, bir örter… Sen kıt aklınla onu kavrayamazsın… Sadece heyecanla ve ölüm kaygısıyla onu izlersin. Heidegger bir testere örneği verir. İnsanlar testereyi kullanır, testere ağaçları keser ve bu böyle sürüp gider. Sonra birden testerenin dişi kırılır ve kesmez olur. Bu testereyle ilgili o ana kadar sorgulanmayan, kanıtlandığı düşünülen şeyleri yeniden gözden geçirmemize sebep olur. Böylece episteme yeniden inşa edilir. Aslında episteme sandığımız şey kesin doğrular değil, bize problem çıkarmayan tecrübelerdir. Belki Heidegger böyle demek istememiştir. Ama ben böyle anlamakta bir sakınca görmüyorum.

Ahlak Felsefesi yani Etik, iyinin ne olduğunu araştırır. Epistemoloji emin ol derken, o iyi ol der. Epistemolojik karakter sürekli olarak düşünerek doğruyu bulmaya çalışır. Etik karakter veya benim etik karakterle kastettiğim şeyse, doğru olduğuna gönülden inandığı şeyin gereğini yapmaya çalışır. Episteme diye bir şey olamayacağı yukarıda söylenenlerden anlaşılmış olmalı. İnsan kanıt istiyor ama tarih bize kanıt diye bir şeyin olmadığını gösteriyor. Kanıtlanamayan şeyleri kabul etmemek hatta yok saymak şöyle dursun kanıtlanabilen bir şey yoktur. Bunda ısrarcı olmak her şeyi reddetmeye yol açar. Nitekim Felsefe tarihinde böyle çıkışlar olmuştur. İnsanlar illa kanıt isteyince elleri boş kalıyor. Tam burada ontolojik öncelik bizi kanıtlamadan varlığa teslim olmaya çağırıyor. Hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını kabul ediyor, ama inanmaya yanaşmıyor. Evet, inanmaya yine de razı olmuyor. Doxa tavrı içten içe korunuyor. İnanmak yerine karışmamak tavsiye ediliyor, bir şeye inanma, serbest bırak, teslim ol gibi şeyler söyleniyor. Hâlbuki çözüm inanmaktan geçiyor. Hiçbir şeyi kanıtlamaya gücü yetmeyen insan, inanmaya mahkûmdur. Ve esas olan kaçınılmaz olarak inancın gereğini yapmaktır. Bu da etik öncelik anlamına gelir. Bir tane bile inançsız insan olamaz. Hepimiz bir şeylere inanırız. Hatta episteme olmadığına göre bildiğimizi sandığımız şeyler bile birer inançtır. Peki, sadece inanabilen ve kanıtlayamayan bizler, inandığımız şeylere uygun davranmaktan başka bir varoluş değerine, anlama sahip olabilir miyiz? Felsefe kanıt peşinde koşarken tarih boyunca inancı savunan ve asıl olan doğru inanca sahip olup gereğini yapmaktır diyen dinlere bakın. Bir tarafta özüyle çelişircesine dini kanıtlamaya çalışan din adamları, öte tarafta dini mümkün olduğunca düzgün yaşamaya çalışan dindarlar görürsünüz. Birileri ayetlerdeki gizli anlamları bulmaya çalışır, birileri o ayetlerin sıradan anlamlarını yaşamaya. Hepimizin bir dini var, belki bir sürü dini var. Ve beşer olarak bütün acizliğimizle ancak bu dinlerimizi değiştirmeye ve iyi dindarlar olmaya takatimiz var. Kendisinden şüphe edilmeyecek mutlağı bulmak kimin haddine…

Mükerrem Mete

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile