Cuma, 02 Nisan 2010 17:30
"Hakîrin, Tufûletin Tezekkür İdüp Çarşû-yı CAPİTOL'de Arz-ı Fevvâre-i Mâiyye Temâşâ İtdüğin vü Ol Havz-ı Fevvâreye Bir Sabînün Sâkıt Olduğun vü Ol Çarşûda Ba'zı Ahvâl-i Garîbe Vukû' Bulmaklığun Beyânıdur..." (3)
Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi
Bu hakîr-i pür-hatâ, evliyâ-yı bî-riyâ, hâk-i kıdâm-i enbiyâ, şehr-i Safer’ün si-şenbi-i evvelinde Bağlarbaşu nâm semt-i cedîdde cevelân ider iken, cev’ân şiddetün hâtıra idüp kendüye, ‘Bre Ziyâ! Vakt, vakt-ı taâmdur; bir met’am ya bir aşhâne bulmak elzemdür.’ deyûben bir mekân aramağa şurû’ eyledim. Şeş ciheti nazar-ı dikkat ilen bahs ider iken gözüm bir binâ-yı mürtefiye dûş oldu kim, ba’zu ciheti câmdan ba’zu ciheti dahî muhadded, gûyâ bir binâ-i mersûs idi. Vü lâkin ol binâda pencere olmayub kal’a-i Hayber misillû durur idi.
Dikkatle nazar kıldukda gördüm ki ol mekân kapalu bir çarşû olub CAPİTOL deyû zebân-zeddür. İsmü dahî cihet-i selâsesinde hurûf-i Lâtîniyye ile mektûb olub taşrasu dahî içresi münevver ü müzeyyendür. Harîm-i çarşûya duhûl itdükde gayr-i kâbil-i ihsâ sayuda müşterîler, adedi yüz elliyi bâliğ mağazalaru idüğin görünür. Ol mağazalarun kiminde esvâp kiminde kundura kiminde ıtriyât kiminde dahî taâm ü meşrûbât bulunur. Bu gûnâ bir çarşûdur kim ne ararsan bulunur derde devâdan gayrû…
Ol bu çarşûnun fevka’l-arz devr-i erbaasu olup devr-i âhiri müstesnâ bi’l-umûm ebvâbı zemîne açulur.. Devr-i zemînde bi’l-umûm yime içme mekânlaru, HAST HÖT! dinen me’kûlât-ı serîa met’amlaru, Frengî usûlde çây ü kahvehâneleri vardur.
Çarşûyı dolaşdukda hezârân âdem ü havvâlarun ahvâline şâhid olıcak hayret ü dehşetden lâl ü ebkem olup kaldum. Şöyle kim cümle mağaza vü dükkânlar dahî hemân ve herân bey’ u şirâ itmekde olan müşterîler ile memlûdür. Hakîr bir dükkânun önünde kıyâm itmekde olan ehl-i hicâb bir acûze karuya teveccüh idüp didim ki “Teyzeciğim! Şol cümle nâs defîne-i Kârûn’a mı muttali’ olmuşdur yâ kimgâger midürler yâhut ilm-i kırtâsiyye bilüb akçayı kâgıddan mı keserler kim kandeyse semâvât ü arza nukûd ü akçalar savuracaklardur… Ger sâhib-i irfân isen şol seyyâh-ı fakîri tenvîr eylegil… Ol ahvâli tavzîh eylegil…”
Ben böyle didikde acûze-i mezkûre didi kim “Bak evlâdım, ol gürûh, ebnâ-i dehrdir kim fi’l-hakîka sarf itdükleri cümle nukûd ma’dûmdürür. Ger akçası mevcûd olan dirsen ânlar dahî cümlesü isrâf ü tebzîri meşreb ü din ittihâz itmüş ihvân-ı şeyâtîn âdemlerdür kim lâzımlıdur ü havâyicdendür yâ değildür dimeyüb cümle emvâl ü eşyâ vü esvâbı dahî et’imeyi büyûtuna çeküb getürürler…” Ol böyle digeç hakîrin hayret ü merâku tezeyyüd idüp didim ki, “A teyzeciğim, ol âdemler ya olmayan akçayı vü nakdi nice sarf ü tasarrufda bulunurlar?” Ol acûze ânı dahî tavzîh itdi vü didi kim: “Evlat, anlarun cümlesü cîblerinde KÖR-ADİ KARTI dimekle ma’rûf bir kırtasayu hâmildirler kim ol kırtasa ma’rifetiylen BANKA dinen nukûd anbarından medyûn-i akça olurlar ü bi’l-âhare ol deyn dahî tezeyyüd idüp îfâsu müşkil hâle gelür kimisine dahî ribâ cârî olub Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak ü lem yezel ü Zü’l-celâl’in gazâbın câlib olurlar… Ol kırtasayu dahî cebüne yâ cüzdânuna koyanlar ü şol çarşû-yı CAPİTOL’e dühûl idenler gendüyi Sultan Süleymân zannidüp akl ü iz’ân ü şuûrdan âzâde misillû mesârifde bulunmağa meyyâl olurlar, vaktâ ki îfây-ı deynin va’desi irişdü yidükleri mehmelâtın ol vakt tefrîkıne irerler ammâ ba’de harâbil basra…
Hakîr ol acûzenin tahkiye itdükleründen teessür ü hayrete garîk olmuş iken hitâb-ı muhkem ü îzâh-ı belîğinden sebeb teşekkür ideyin deyû âna müteveccih oldukta dîdeden nihân olduğun fehmeyledüm…
Şiir:
Nicesi vardur kim gûyâ gelmiş ricâl-i gaybden;
Nice ehl-i hâl kim peyâm-berdir gaflet ü aybden.
Ol muhâverenin te’sîrüylen çarşû içre seyrâna devâm idüp bi’l-cümle edvârı nazar-ı dikkatle süzüb seyirtmeğe devâm itdükde şâhid oldum ki acûze karınun bahseyledüği cümle hâdisât anda cereyân ider… Bu ahvâli gördükte çarşûnun isminün dahî müsemmâsuna vefk eylediğü sübût buldu kim CAPİTOL ba’zu lisâniyyat ulemâsunun za’m itdüği gibi Lâtînî ve Rûmî bir kelime olmayup Arabî iki lafızdan teşekkül iden Fars lisânu üzre bir terkîb-i Osmânîdir. Edvâr-ı kadîmede CABİ dinen zekât ü evkâf virgûlerinü tahsille me’mûr âmiller olur idi kim ol zevât mukâvemet ihtimâline binâen gâyetle cesîm ü tavîl kimesnelerden adrulurdu ya’nî kim devşirilürdü. (Ol zekât ü evkâf vergisü tahsîl ameliyesine dahî ‘cibâyet’ dirler idi.) Anlarun cesâmet ü tûlinden mülhem uzun boylu âmil ma’nâsuna CABİ-İ TAVİL dinmiş; bi’l-ahâre ol terkîb inhirâfen CABİ-TUL ve dahî CAPİTOL deyû zebân-zed olmuşdur. Elsine-i selâse ulemâsu dahî bu îzâhu kâildir. Şöyle kim iş bu çarşû-yi CAPİTOL’e mülâkî olanlar dahî kandeyse âmil-i zekât ü evkâf ile mülâkî olmuş misillû ciblerindekü bi’l-cümle nukûd ü akçayu anda bırağup giderler. Min acâibi’l-ümûr…
Devr-i zemînde HAST HÖT! mekânlarundan birinde dücâc-ı meşvî vü meşrûbât-ı ecnebî tenâvül idüben açluğum zâil eyledikden sonra nâsın beyninden ubûr iderken gûşmâlim bir şamataya dîdelerim bir tâife-i sıbyâna dûş oldu kim kırk elli nefer sabî-sıbyân ü tıfıllar bir havzın etrâfuna tecemmu’ itmiş mûsiki berâberinde şamata vü gulgule içre çağruşurlar vü “Ol fevvâreden bir dahî su inficârı izterüz, bir dahî, bir dahî!” deyû nidâ iderlerdü. Hakîr merakla ol tâife-i sıbyânın kurbüne vardukda gördüm ki yigirmi arşın tûlünde vü altû arşın arzında vü zirâ-i vâhid derûnunda müdevver bir havzın içresünde sittîn sayuda fıskiye bir nüzûl idüb bir ref’ olûben bâlâya su fışkırdur idi. Ol fıskiyeler ol havz içre bulunan âbı ol denlû hiddet ü şiddetle inficâr u feverân ittürürdü kim ol âb otuz arşundan ziyâde irtifâ’ kesb idüp devr-i râbi’ irtifâına vâsıl olur idi… Cümle sıbyân ü etfâl dahî ânınla tekeyyüf idüp neşve bulurdı.
İş bu manzarayu göricek tufûletim yâduma gelüp nefsime didim ki; “Ey Ziyâ! tufûletün tezekkürle tahayyüfün vü tekeddürün fâidesi yokdürür. Var git ol sıbyânın yanuna sen dahî ol arz-ı fevvâre-yi mâiyyeyi temâşâ eylegil kim tesellî bulmaklığun mukadderdür.” Hakîr nefsüme böyle digeç varup cümle sabî vü sıbyânın ü etfâlin âresine karışub temâşâya şurû’ eyledüm. Ol vakıt ben dahî şamataya ol denlû mâil olmuşum ki bir lahza “bir dahî…!” deyû sibyân misillû nidâ eylemişüm… Vü lâkin fıskiye-i fevvârenün ol âbı inficâr itmeklüğün temâşâsuna ol denlû dikkat kesilüb bahr-i hayâle taammuk eylemiş iken iki kademim âresünden bir oğlan çocuğu sıyrulûben “Ben dahî ol havza kurbet kesbitmek isterüm.” deyû haykırmağla havza seyirtti. Ol mertebe kim hızın alamayub havza sâkıt oldukda bir velvele kopdu. Hemân çarşûnun zaptiyesü gelüb ol sabîyi havzdan ihrâc idüp ebeveynüne teslim itdü. Sabînün cümle melâbisü ıslanmağın pederi gazâba gelüp “Bre yaramaz veled ü tıfl-i mendebûr! Sen benüm cümle nushumı aslâ gûşmâline koymazsun!” deyûben bir sille-i Osmâni arz eyledü kim veled avâveler çekerekden ağlamağa ser-âğâz eyledü… Ben dahî bu ahvâli göricek sabîye rahm kılûb ol şamatalu mahalden i’tizâl eyledüm. Veled vü pederi dahî yola revân oldular…
Bu denlû bir çarşûdır kim Cenâb-ı Hudâ ol mekâne uğrayan müşterî vü zâirâna akl ü şuûr ü iz’ân ü fikr nasîb eylesün. Cümlemizü dahî isrâf ü tebzîre sülûk iden ihvân-ı şeyâtînden olmağdan hıfz ü sıyânet buyursın. Âmîîn…
[3] Cevelânnâme-i Ziyâ III
27 Kânûn-i Sânî 1 4 2 5
M o d a K a d ı k ö y
Cevelânnâme II - Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi
Cevelânnâme I - Seyyah-ı Hayrân Ziyâ Çelebi
http://melekgirmezsokagi.blogspot.com/2010/02/cevelanname-i-ziya-iii-seyyah-hayran.html
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






