Perşembe, 15 Nisan 2010 22:33
Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim bilmem ki;
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!
İçimde bir mâtem ki, sebebini bilmediğim bir kırıklık kemirir qalbimi. Hani şöyle sağında solunda ecdâddan kalma asırlık çınar ağaçları olan bir yolda yalnızlık istiyor bâzen insan. Yalnız başına yürümek, hazânın ilk günlerinde. Ayaklarının altında dökülen yapraklar. Bastıkça hissedersin yalnızlığı ya hani, işte öyle bir zemîn…Her dökülen yaprak, bir ömrün nihâyetinin ifâdesi. Düşünceler ufuktan batmadan tefekkür etmeyi telkîn eden bir emâre. Fânîliği ifâde eden yalnızca makber değil, bilene. Bilen bilir, bilmesi gerektiğini…
Hem sonra yorgun çınarlar, hâle tercümân olur. Lisân-ı hâli, dünyâda ebediyyeti arzulayan Âdemoğlu’na çâresiz bir işâret. Sararmış yapraklarıyla hazânın başlangıcını, yorulmuş dallarıyla sonun başangıcını anlatır anlaması gerekenlere...
Sonra mâzîden kalma taş döşemeli yolda basarsın mâzînin derînliğine. Hâlde mâzîyi hissedersin ya hani bâzen, işte öyle bir his içinde. Bastıkça mâzîyi getirirsin yâdına. Mekân seni tefekküre zorlar. “Mâzîde olan ‘sen’din, bugün nerdesin” diye fısıldar. Anlamak isteyene anlatacağı çok şey vardır zîrâ. Serzeniş eder hâlinden. Mâzîden âtîye köprü olamamanın, sâdece mâzîde kalmanın derdi vardır o taş döşemeli yollarda. ‘Bastığın yerleri “taş” diyerek geçme’ demeli bir ses o ânda...
O ince uzun yolda yürüdükçe, her dâim işitirsin kuşların fevk’âlâde cıvıltılarını. Hepsi birer eser, müessire işâret; farklılıkları, müessirin estetiğine. Müzikten çok çok başka bir intibâ ifâde eder. İçinde yapaylıktan âzâde, tabiîliğiyle âsûde bir mânâ. Kulaklarının içinden içine siner. Fıtrata mutâbıktır, seni silkeler. Silkelendikçe hissedersin aynîliği.
Sâhib olduğun şey, bu seste saklı. Bir ömür ki, bahşedeni belli, sesi halq eden de kendi. Sana düşen keşfetmek. Hem insan, sâdece bir “kâşif” değil mi?
Yalnızlığa susamışlığını tatmin ederken, bu sefer asırlık bir çeşmeyle karşılaşırsın yolunun üzerinde. Kana kana içersin ki, buz gibi de soğuktur. Derînliklerine kadar hissedersin ferahlığı, serinliği. Sâdece ferahlık mıdır suyun ilhâm ettikleri? Su, ne mu’azzam hatîbdir ki, neler mânâ eder mânâ derînliğine neler. Su gibi olmak lâzım esâsında. Eskiler ‘Su gibi azîz ol’ derlerdi ya hani, işte tam da öyle olmak. Su gibi dâima aşağıya akmak, yükseklerde gözü olmamak. Su gibi mütevâzi olabilmektir esâs olan. Dâima aşağı; ama öyle esâslı bir mütevâzilik ki yeri geldiğinde en sert kayaları, taşları bile oyarak! Dâima aşağı, aşağılara!
Sonra bir çınarın gölgesinde çınara yaslanarak oturmak var. Bedenen yeşillikler üstünde, bir çınarın altında, kuş sesleri içerisinde bir hazân günü oturmaktasın; amma düşüncelerin ufuklar ötesinde. Hakîkati arayan bir münzevîsin bu âlemde. Tüm derdlerinden sıyrılmışsın; amma gülümsemeyle ağlama arasında gidip gelen bir hâl üzere! Gülümseme ve ağlama! Çok uzak değiller değil mi? Çift görünüşlü tek gerçek misâli. Suratta oluşan çizgiler aynı gülerken ve ağlarken. Hani ressam resmini bitirmeden resimdeki suratın ağlayacağını ya da güleceğini tahmin edemeyecek kadar birbirine yakın. O kadar da birbirinden uzak! Daha ilginci de var. Mecelle “Bir şey ki hadd-i azamîsine varır, zıddına inqılâb eder” der ya hani. Gülmenin haddine ulaştın mı gözyaşlarına kavuşursun! İşte hayât bu iki ince ayrımın ortasında duran Âdem’in imtihanından ibâret!
Âdem İNCE
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için