Perşembe, 29 Nisan 2010 09:15
On iki asırdan beri Hz. Ali’yi sevme ve onun taraftarı olma gayesiyle hareket eden Şia ve Alevi cenaha mukabil İslam toplumunda çok çeşitli algılar ve tavırlar geliştirilmiştir.
Hicri ikinci asırdan itibaren ümmetin sessiz çoğunluğunun sesi olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in Şia’ya eleştirisini -ki bize göre haklı olduğu tartışma konusu bile değildir- tartışmayacağız. Şiîlik dini olmaktan ziyade siyasi mahreçli olmasından dolayı çok farklı mektepleri olmuştur.
Şiiliğin siyasi yönü ağır bastığından dolayı bölgenin siyasi durumuna göre eleştiri almıştır. Zira Şiîlik propagandası sadece düşünsel bir tavır olmayıp akabinde politik hareketlerin ortaya çıkabileceği bir eylemdir. Özellikle Osmanlı-Safevî ilişkileri bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu dönemlerde ulema dış politika ile çok uyumludur.
Cumhuriyet Türkiye’sine gelince artık seküler değerler üzerine inşa edilmeye çalışılan iki devlet görüyoruz. İki kurucu idarecilerin Şah-Atatürk uyumlu politikaları ve Batı medeniyetinin büyük meydan okumasıyla yüzleşmelerinden dolayı Ehl-i sünnet-Şia tartışması çok azdır. 1979 yılına gelindiğinde Ayetullah Humeynî’nin önderliğini yaptığı inkılâp İslam dünyasında olduğu gibi ülkemizde de Şia konusunu Müslüman aydınların önüne getirdi. Ayrıca İran devrimi İslami kökenli olmasından dolayı gerek uluslar arası konjonktür ve gerekse laik cumhuriyet hassasiyeti nedeniyle Türkiye-İran ilişkilerinin soğumasına sebep oldu.
Ülkemizde Hz. Ali’yi sevenlerle (Şiiliğin farklı varyantlarını bu iki kelimelerle tanımlamaya çalıştık) ilgili yaygın olarak bilinen en genel iki şey, İran (İmamiye Şiası-Caferiler) ve ülkemizdeki Alevilerdir.
Devrimden sonra birçok ilahiyatçı, aydın, düşünür ve yazar İran’ı ve Caferiye Şiası’nı eleştirmişler, hatta tekfire varan bir tavır sergilemişlerdir. Aynı kişiler konu ülkemizdeki aleviler olunca ya kaçacak delik aramışlar ya da Caferilere yaptıkları eleştiriden uzak, çok ılımlı bir tavır almışlardır. Biz bu durumun samimiyetten yoksun olduğunu düşünüyoruz. Zira ülkemizdeki Alevilerin itikadî anlamda İran Şiası ile aynı olduğunu söylesek bile –ki bunlar azınlıkta kalmaktadır- ameli yönden aralarında kıyaslanamayacak derecede fark vardır.
Bu satırları yazmamıza sebep Habertürk televizyonu “abonesi” olan Cübbeli Ahmed Hoca’nın tavrı olmuştur. Son zamanlarda medyada çokça yer verilen vaazlarında Hoca’nın Şia’yı eleştirdiğine hatta tekfir ettiğine şahit oluyoruz. Buna ilaveten temel kaynaklarımız yanında bazı Şia eserlerini referans alan M. İslamoğlu’nu gizli Şia propagandası ithamıyla yerden yere vurmaktadır. Ancak Cübbeli Ahmet Hoca, 29.03.10 tarihinde Habertürk Sansürsüz programında Alevilerle ilgili konularda çok ılımlı ve kıvıran bir dil kullanmayı tercih etmesi kafaları karıştırmıştır. Alevilerin eleştirilmesi veya din dışı ilan edilmesi gibi bir düşüncemiz söz konusu değildir. Bizim eleştirdiğimiz ve anlayamadığımız husus, Aleviliğe tanınan bu müsamahanın neden Şia’ya tanınmadığıdır. Yoksa birilerine yaranma mı, göz kırpma mı söz konusudur? Veya nükleer meselelerden dolayı İran üzerinde kara bulutlar dolaşırken çok stratejik konumda olan Türkiye’yi yanlarına çekmek için hükümete baskı yapanlar içeride kamuoyu oluşturmak için İran düşmanlığını mı körüklüyorlar? Ve farkında olmadan birilerinin ekmeğine yağ mı sürülüyor?
Kanaatimce her Müslüman bir eylemde bulunurken, Müslümanlara zarar mı kâr mı getireceğini iyi hesaplamalıdır. Ayrıca ilmin konusu olan meseleler ilim ahlakı çerçevesinde değerlendirilmeli, konjonktüre kurban edilmemelidir.
Hanefi HAFIZHASANOĞLU
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







Yorumlar
Bilmiyorum ne seviyede din eğitimi aldınız. Ancak alimlerin birbirini eleştirmeleri, reddiye yazmaları ilmin gelişmesi için zorunluluktur. Dini düşüncenin gelişmesine katkıda bulunur. bu ilim ahlakı çerçevesinde olmalıdır tabikii.
Rabbim iyi eder inşallah..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için