Sizlerden

Habibine Ümmet Sana Kul Eyle

News image

Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle...

Ukde!

News image

Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime...

Esintiler - Telâmiz

islam_ve_rf2İslam Fıkhında şer‘î delillerin yedincisi toplumların örfü ve gelenekleridir. İslam hukuku, toplumun kabulleri, algıları, ihtiyaçları ve alışkanlarından ayrı düşünülemez.

Fıkıh Usulü açısından örf ikiye ayrılır; Sahih ve Fasid örf. Örf şer’î bir delile muhalefet etmediği, yasaklanmasını veya iptalini gerektirecek bir husus içermediği takdirde, sahih örf kapsamına girer. Bunun tam tersine şer‘î bir delile ters düştüğü takdirde ise fasid örf olarak isimlendirilir ve ya tamamen iptal edilir ya da şer‘an sakıncalı kısmı düzeltilerek uygulanmasına devam edilir. Fakat örf fasid olsa dahi iptali insanları zor duruma veya ihtiyaç içine düşürecekse, uygulanmaya devam edilmesi uygun görülür zira, zaruret halinde ibaha (mübahlık) esastır.

Örf fıkıh usulünde yerini bulduğu gibi, hadis usulünde de gözardı edilmez. Hadislerin sıhhatinin belirlenmesinde tahric metodu uygulanır. Bu da iki şekilde yapılır; senedinin yani ravi zincirindeki ravilerin tahrici ve metnin tahrici. Yani hadis rivayet ve dirayet yönünden ele alınır. Rivayet yönünden, hadisin senedindeki ravilerin tahriciyle hadisin sahihliği belirlenir. Ravilerin tahricinin yapılabilmesi için de bir takım kıstaslar vardır. Ravinin kabulü için evvela hıfz gücünün kuvvetli olması şartı koşulur. Yine ravinin adalet şartlarına haiz olması icab eder ki bunlar; müslüman, akıl sahibi ve baliğ olması, fasık olmaması ve arapça ‘havarimi’l-murûet’ diye isimlendirilen örfi sınırların dışına çıkmamasıdır. İşte örf bu son kıstasta devreye girer. Bazı muhaddisler, içinde bulunduğu toplumun uygun görmediği, ayıp karşıladığı, örf ve adetlerine ters düşen hareketlerde bulunan ve hoş karşılanmayan kişilerin rivayetlerine itibar etmezler. Yani hadis rivayetinin kabulü için ravinin toplumunun kabullerinden uzak olmaması gerekir ki bu aynı zamanda adaletine de delalet eder.

Müctehid, bulunduğu toplumun örflerini, adetlerini yakinen bilmeli, toplumunun nabzını iyi tutmalıdır. Zira Allah Teâlâ birçok islam_ve_rfayeti kerimede "Örf ile emret..." buyurarak örfü bir ölçü kılmıştır. Bu minvalde, İmam Şafii’nin (rahmettulahi aleyh) görüşlerinin yeni ve eski diye iki evresi vardır. İmam Şafii (rahmettulahi aleyh) Bağdat`tan ayrılıp Mısır’da ikamet etmeye başladığında bazı konulardaki hükümlerini değiştirmiştir. Artık yeni bir toplumla karşı karşıyadır, yeni sorunlar ve sorunların farklı boyutları vardır. Dolayısıyla içinde bulunulan toplumun ihtiyaçlarına göre yeni çözümler getirilmesi gerekmektedir. Hanefi mezhebinin aklî delilleri kullanmasının ve kolaycı bir çizgi üzerinde bir adım önde olmasının sebebi ise, Ebu Hanife’nin (rahmettulahi aleyh) ticaretle meşguliyeti vesilesiyle insan ilişkilerinde tecrübeli oluşu ve toplumunun geleneklerini, ihtiyaçlarını, alışkanlıklarını yakından takip ediyor oluşudur. Hanefi mezhebi usulünde, edille-i erbaa’dan sonra istihsan ve örf, şer‘î deliller arasında önemli bir yer tutar.

Tüm bunlardan, İslam dininin usul geleneğinin ne denli çağının ötelerinde olduğunu bir kez daha müşahede edebiliriz. İslam’da şeriat topluma rağmen değil, toplum içindir. İslam dini, müsteşriklerin iddia ettiklerinin aksine, yüzyıllar öncesine hapsolmamış, bilakis her daim canlı ve diridir.

Kültürlerin değersizleştiği, hassasiyetlerin ortadan kalktığı, giderek aynileşen bir dünyada yaşıyoruz. Globalleşen dünya, değerlerini, özlemlerini, türkülerini, ağıtlarını, efsanelerini yitiriyor yavaş yavaş. Ve artık güdeceği bir davası, derdi veya paylaşacağı ortak bir sevinci kalmıyor, hissizleşiyor, fakirleşiyor… Toplumları asıl fakirleştiren kültürlerinin yitimi, adetlerinden, geleneklerinden yani aslında değerlerinden soyutlanmasıdır. İslam dini ise globalleşme tehdidi altındaki toplumların tek ilacıdır. İslam, toplumların zenginliklerinin korunmasında ve gelişmesinde engelleyici değil, öncü rol oynamıştır.

Kısacası, İslam, fıtrat dinidir. Sabiteleri vardır. Ve bu sabiteler tüm mekânlarda ve tüm zamanlarda geçerli olan insan fıtratı üzerine kuruludur. İşte bu sabitelerini koruyarak, toplumla yaşar ve toplumların değişimlerine gözünü yummaz.

Hatice Kübra VAROL

Uluslararası Malezya İslam Üniversitesi

İslami İlimler Fakültesi

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile