Sizlerden

Çocuk!

News image

Çocuklar meleklerin çeşmesinden su içerler. Ne zaman ki büyürler, Merak ederler bu su nerden ...

İç/im/den

News image

Şekersiz, açık bir bardak çay / Şimdi ellerini süsleyen, Çayın ne kadar sıcak olduğunu / Parmak uçlarında ...

Esintiler - Telâmiz

Türk sanat musikisi çevrelerinde Derviş İsmail, Dede, Dede Efendi gibi isimlerle anılan bu dahi musikişinasımız, 9 ocak 1778 yılında İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde doğmuştur. Babası İsmail Ağa, o zamanlar Osmanlı Devletine bağlı olan Manastır ilinden İstanbul'a gelip Şehzadebaşı'nda....

bulunan Acemoğlu hamamını işletmeye başlamıştır. Bu sırada Rukiye Hanımla evlenir ve oğulları İsmail dünyaya gelir. Bu isim ona, kurban bayramında doğması hasebiyle verilir. Hamâmizade lakabı ise babasının mesleğine izafeten verilmiştir.

 Dede Efendi, dört yaşında iken ailesi Altın Mermer semtine taşınmıştır. Sekiz yaşına geldiğinde ise Dede, Çamaşırcı Mektebinde eğitim hayatına başlar. Daha o yıllarda musikiye olan ilgisi ve sesinin güzelliği dikkatleri çekmiş ve arkadaşları arasında ilahici başı olmuştur. Anadolu Kesedarı Uncuzâde Mehmet Efendi, oğlunun arkadaşı olan Dede ile ilgilenmeye başlar. Dede Efendi on dört yaşına geldiğinde, Mehmet Efendi onun geleceğini düşünerek Dede’ye Maliye Bakanlığı’nda katip muavini olarak iş bulur. Ancak bunun yanında Dede, musiki sevdasına engel olamaz. Pazartesi ve perşembe günleri Yeni kapı Mevlevi Hanesi Şeyhi Ali Nutkî Dede’nin derslerini izlemeye gider. Burada ayin dinler, bilgisini genişleterek sanat yolunda ilerlemeye çalışır. Bu dersler ve memuriyet hayatı yedi yıl sürer. Ve 18 Mayıs 1797 yılında yani on dokuz yaşında resmen Mevlevi olur. Sema meşkini ise bir yıl sonra tamamlar. Tabi bu sırada Dede, çilesini doldurmaya devam eder.

  Bilinir ki Osmanlı padişahlarından bir çoğu aynı zamanda şair ve bestekardırlar. Dönemlerinin bestekarlarına ilgi gösterir, onları saraylarında ağırlayıp, taltif ederlerdi. Dede Efendi de dönemin padişahı III. Selim’in ilgisini çekmeyi başarmıştır. Özellikle:

 Zülfündedir benim baht-ı siyahım,

 Sende kaldı gece, gündüz nigahım,

 İncitirmiş seni meğer ki ahım,

 Seni sevdim odur benim günahım

 Güfteli buselik şarkısı, hem musiki çevrelerince hem de III. Selim tarafından çok beğenilmiştir. Bu şarkı Dede Efendi için dönüm noktası sayılabilecek bir eserdir denilebilir. Bu eseri dinlemek, öğrenmek, eserin bestekarını tanımak isteyen herkes tekkeye gelir ve bunların sayısı gün geçtikçe artar. Bu olaylar sonunda III. Selim, Dede’yi saraya çağırmaya karar verir. Ancak Dede’nin bin bir günlük çilesi dolmamıştır. Buna rağmen şeyhi Ali Nutki Dede ona izin verir ve çile süresi dolmadan iki yılda Dede ünvanını alır. Padişahın huzuruna çıkar ve yukarıdaki eseri iki kez okur , karşılığında da iki kese altınla ödüllendirilir.

 İsmail Efendi, “Dede” ünvanını aldıktan sonra kendine ayrılan hücreye yerleşir. Artık ünü bütün İstanbul’a yayılmıştır. Mukabele günleri hücresi, sanattan anlayanlarla, musiki heveskarları ile dolup taşmaya başlar. Özellikle Hicaz makamında bestelediği şu eserden sonra ünü büsbütün artar:

 Ey çeşm-i âhu-hicr ile tenhalara saldın beni,

 Çün nâfe bağrım hûn edüp sevdalara saldın beni

 Ey kâmet-i serv-i semen salınmada ellerle sen

 Haşrolamam dedikçe ben ferdâlara saldın sen

 Bu eser III. Selim’e sunulunca , III. Selim Dede’yi tekrar saraya çağırır. Ve sarayda yapılan fasıllara katılmasını ister. Böylece saraya dahil olan Dede, Enderun’da hocalık yapmaya başlar. Bu sıralarda saraylı bir hanımla evlenir. Bir yandan evinde öğrencileriyle uğraşır bir yandan da mevlevihanedeki görevini sürdürür. Ancak bundan sonra Dede’yi yaralayan olaylar art arda gelir. Önce şeyhini, bir yıl sonra oğlu Salih’i, üç yıl sonra annesini ve küçük oğlunu kaybeder. Dede’nin bu yıllarda ortaya koyduğu eserler acılarının izlerini taşımaktadır.

 Dede’nin hayatında hiç şüphesiz en önemli olay III. Selim’in tahttan indirilmesidir. Bundan sonra IV. Mustafa’nın tahta çıkması, siyasi kargaşalar, Kabakçı Mustafa İsyanı, II. Mahmut’un padişah olması, Batı Müziğinin saraya yerleşmesi, eski sanat anlayışının kalmaması gibi hadiseler Dede’nin inzivaya çekilmesine sebep olmuştur. İşte bu yıllarda kendini musikiye veren Dede birbirinden güzel eserlerini bestelemeye koyulur. Devlet yönetimi düzene girdikten sonra, Dede’yi hatırlayarak saraya davet eden II. Mahmut, onu kendine muhasib yapar, ve Dede Efendi musiki açısından en verimli yıllarını bu dönemde yaşar. II. Mahmut’un ölümünden sonra tahta geçen Sultan Abdülmecit de Dede Efendi’den ilgisini esirgemez. II. Mahmut zamanında getirildiği müezzinbaşılık görevine devam etmesi istenir. Ancak bu dönemde Enderun, önem ve değerini iyice kaybetmiş; adı Müzika-yı Hümayun olmuş, saray teşkilatı değiştirilmiş idi. Batılı müzisyenlere rağbet artmış, padişah opera parçaları dinler olmuş, sarayı Batı sazları istila etmiş idi. Abdülmecit de Türk Musikisini iyi bilmediğinden Dede Efendi’den basit, değeri olmayan eserler istiyordu. Buna katlanamayan Dede ilerlemiş yaşına rağmen hacca gitmeye karar verir.

 O yıl Mekke’de kolera salgını baş gösterdiği halde Dede hacca gitmekten vazgeçmez. Orada koleraya yakalanarak, hac farîzasını yerine getirdikten sonra 1845 yılında Mina’da vefat eder. Vefatı da doğumu gibi kurban bayramına denk gelir. Dede Efendi’nin cenazesi Hz. Hatice’nin ayak ucuna defnedilir. Dede’nin vefatı İstanbul’da olduğu kadar bütün İslam dünyasında da derin bir üzüntüye sebep olur.

 

 İcrâkârlığı ve Bestekârlığı 

 Dede Efendi, Yeni kapı Mevlevihanesine devam ettiği yıllarda tekkenin neyzenlerinden, özellikle Abdülbâki Nasır Dede'den ney üflemesini öğrenmiştir. Ancak bestekarlığı ve hanendeliği yanında neyzenliğinin pek önemi yoktur. Zaten mevlevihanede bulunması, sarayda uzun yıllar kalması, hanendelik yapması güzel bir ses ve üslubu gerektirir. Ayrıca Dede’nin kedinden önce yaşayan bestekarların dini ve din dışı alandaki eserlerini de iyi bildiği söylenir. Zira bir ömür boyunca her pazartesi ve perşembe günleri dergaha giderek ayin okur ve na’t hanlık etmiştir.

 O dönemde büyük camilerde teravih namazının ayin ve ilahilerle kılınması adet olduğundan, imamdan başka Kur’an-ı Kerim’i güzel okuyan, musikide ihtisası olan beş-altı müezzin seçilir ve camiye getirilirdi. Teravih için her akşam konakların geniş divanhanelerinde halılar ve seccadeler serilir, şamdanlar yerleştirilirdi. Müezzinler yatsı vakti olunca çifte ezan okurlar cemaatin toplanmasını beklerlerdi. Saflar yavaş yavaş dolar ayinlerle ilahilerle namaz kılınırdı. Yatsı namazında belirli bir beste takip edilmese de teravih için bir sıra söz konusu idi. Her dört rekat sonunda sırasıyla, Saba, Dügah, Ferahnak, Evc, Acem makamları okunurdu.

 Şöyle bir anektod anlatılır: Dede Efendi’nin II. Mahmut’un müezzin başılığını yaptığı sırada imamlığa Abdülkerim Efendi tayin olunmuş idi. Dede ile Abdülkerim Efendi arsında bir dargınlık vuku bulur. Bu yüzden Abdülkerim Efendi, Dede’yi şefkefza makamını bilmiyor diye padişaha şikayet eder. Ve bu makamı bilmediğinden teravih namazını Acem makamıyla bitirdiğini söyler. Bunun üzerine II. Mahmut ustalığına güvendiği Dede’yi, ona haber vermeden imtihana tâbi tutmaya karar verir. Teravih namazı kılınırken, padişah, son dört rekat sonunda Acem yerine şefkefza makamında ilahi okumasını ister Dede’den. O zamana kadar bu makamda ilahi yapılmadığı halde Dede, ustalığını gösterip dört rekatlık namaz süresince istenilen makamda ilahi besteleyip namaz bitince okumaya başlar. Dede’nin bestekarlığı hususunda Rauf Yekta Bey şöyle söyler: “Onun eserleri üslup açısından oldukça asil ve kibardır.” Dede Efendi, Itri ve buna benzer ustaların geliştirdiği geleneksel tarzı korumuş ancak bu üslubun kurallarını çiğnememek kaydıyla eserlerini süsleyip, yeni nağmeler, yeni eserler üretmeyi başarmıştır. Ayrıca Sutaniyegah, Neveser, Sababuselik, Hicazbuselik makamlarını tertip eden Dede Efendi’dir. Bunun yanında Dede, o dönemin yeni akımlarından Batı Müziğini de göz ardı etmemiştir. “Yine Bir Gülnihal” adlı şarkı vals tarzında bestelediği bir eseridir. Denildiği gibi Dede, hem geleneği korumuş hem de yeniliklere açık davranmayı bilmiştir. Ve bu anlamda ekolleşmiş bestekarlarımızdan olmuştur.

 Son olarak Dede’nin hattatlığı ve şairliğinden de bahsetmek gerekir. Her ne kadar musikişinaslığı ve bestekarlığı ölçüsünde şair olmasa da, bu şiirler onlara giydirdiği besteler açısından önemlidir. Konumuza Dede Efendinin şu iki kıtasıyla son verelim:

 Dil bir güzele,  Dil sevdi seni,

 Meyletti hele, Rûyinde beni,

 Faş etme ele, Ol sim gerdeni,

 Sevdim ben seni Yaktın bendeni


H. Zuhal ÇIRAK

Marmara İlahiyat Öğretmenlik 3/B

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile