Sizlerden
Habibine Ümmet Sana Kul Eyle![]() Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle... |
Ukde!![]() Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime... |
Oliver Twist ‘hak verilmez alınır’ felsefesini ete kemiğe bürüyen çok güzel, çok şık, çok içe işleyen bir kitaptır/filmdir/kahramandır. Bir yetimhanede başlayan ve bir aristokratın evinde nihayet bulan hikâye baştan sona göz alcıdır.
Hikâye boyunca her seferinde artık ötesi yok zannettiğimiz nice ufukları aşar Oliver. Küçücük bir çocuktur o, ama yüreği bütün çocuklarda olduğu gibi kendisinden büyüktür. Öyle ki onun küstah değil bilge, aptal değil sakin, hırslı değil azimli, tedbirsiz değil cesur haline bakıp ibret almamak, ona saygı duymamak hemen hemen imkânsızdır.
Oliver, birçok konuda mesaj verir ama galiba verdiği en sıkı mesaj itiraz etme kültürüyle alakalı olandır. Bir yetimhanede başlayınca nereye uzanacağı aşağı yukarı öngörülebilen hayatının akışını değiştirmeyi hep kritik noktalarda bulunduğu itirazlarla başarmıştır o. Ancak Oliver’in itirazlarının bir tarzı vardır. Kesin, özgün, net, özlü, neye yöneltildikleri tam olarak belli ve otoritenin duyabileceği kadar yüksek sesli. ‘Daha fazla yemek istiyorum,’ ya da ‘lütfen beni oraya göndermeyin’ cümle
leriyle dile getirdiği itirazlarıdır mesela onun hayatını değiştiren.
Bizler de günlük hayatımızda pek çok şeyden memnun değiliz ve bu sebepten pek çok şeye itiraz ediyoruz. Ama bu itirazlar asla hayatımızın akışını değiştirecek kadar güçlü olamıyor. Hemen hepimiz başladığı yere bakılınca aşağı yukarı nereye gideceği tahmin edilebilen hayatlar yaşıyoruz; ama memnun ama şikâyetçi, ama razı ama asi…
Acaba bizim itirazlarımız neden Oliver’inkiler kadar rağbet görmüyor/işe yaramıyor? Oliver’den kopyalayamadığımız şey ne? Ne istemediğimizi gayet açık bir şekilde bilirken ne istediğimizi aynı netlikle bilememek belki, belki samimiyetimiz eksik ya da karalılığımız. Belki de sorun her neye itiraz ediyorsak asla sadece itiraz etmekle yetinmememiz. Ayrıca onu değiştirmeye kalkmamız. Oysa Oliver gibi sadece ‘daha fazla yemek istiyorum’ gibi bir cümle dahi yani görünürde yalnızca bizim şahsımızla alakalı gibi görünen bir itiraz dahi örneğin okulun yahut iş yerinin yemek politikasını değiştirebilir. İyi seçilmiş, neye hayır dediği bunun karşılığında ne istediği açıkça belli olan, otoriteyi tehdit etmeyen ama ondan da korkmayan bir tek cümle dahi kelebek etkisi yapabilir. Zira itiraz etmek peşi sıra bir öneriyi de getirirse anlamlıdır. Aksi halde müzmin muhalefet, kr
onik uyumsuzluk, anarşizm yahut dedikodu asla itiraz değildir, tıpkı her sukûtun altın olmadığı gibi.
Saygının, hoşgörünün yahut korkunun insanı gemleyen bir tarafının olduğu muhakkaktır. Ve bu duygular yerinde belirdiği zaman bilhassa saygı ve hoşgörü, ziynettir. Ancak bu duygular içimizde, gözümüzün önünde süregiden bir haksızlığa karşı yahut açıkça yapılan zulme karşı uyanıyorsa acaba saygı, pasiflik değil de hâlâ saygı; korku, ödleklik değil de hâlâ temkin; hoşgörü, vurdumduymazlık değil de hâlâ hoşgörü müdür? Kitaplar Hz. Eyyüb’ün uğradığı iptilanın sebebi olarak onun çağında yaşadığı zorba hükümdarla yumuşak konuşmasını, ona marufu emretmemesini, işlediği zulüm hakkında zalimi uyarmamasını yani ona itiraz etmemesini gösterir.
Galiba neye sabredip neye itiraz etmemiz gerektiğini öğrenebilmek için biraz cesarete, Oliver’in incelikli zekâsına, önce Kur’an’ı sonra kâinatı sonra insanları ve onların yazdıklarını daha fazla ve daha verimli okumaya ihtiyacımız var.
Safiye Gölbaşı
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






