Sizlerden
Habibine Ümmet Sana Kul Eyle![]() Hüzzamdan çalıyor eskimiş plak Her bir sözü alıp tüm dünyayı yak Kabul etmez bizi ne tamu türap Hakkı söylemeyen dilim lal eyle Habibine ümmet sana kul eyle... |
Ukde!![]() Bir imtihan çemberinden daha geçtim Bir hudeybiye daha ekledim defterime Bir ateşten gömlek ki onu ben diktim Üzerime... |
Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
Sönmez ebedî her gecenin gündüzü vardır…
Bu mısralar, takriben bir asır evvel, ihtilal heyecanıyla yerlerinde duramayan, akıllarınca memleketi zalim ve menhûş müstebitten(!) kurtaracak ittihatçı sergerdelerin, kendisi de bir hürriyet çığırtkanı olan Tevfik Fikret’e yazdırdığı Millet Marşı’ndan… Tarihin garip cilvelerindendir ki, o gün de istibdat, zulüm ve baskı ile suçlanan devletlû, şekavetlû, mehabetlû Padişah Hazretleri memleketin selamete ermesi için canla başla çalışırken ve dahi bu sa‘y u gayreti istibdat ile tesmiye olunmuşken; bugün de, askercilik oynayan ve zaman zaman mızmızlanan kendini bilmez üç beş apoletli sebebiyle kıymetli yıllarını kaybeden memleketi selamete çıkarma gayesiyle mesai sarf eden insanlar da dikta yönetimi kurmakla itham edilmekte… Her halükârda yukarıda zikrettiğimiz mısralar farklı mülahazalarla yazıldı idiyse de, her şeyi halka ve Hakk’a rağmen icra etme heveslisi şaşkın müptezellerin icraatların ilelebet sürmeyeceği haberini diğer yandan muştulamakta. Bu sebeple müsterih olmalıyız.
Efendim sadede gelirsek; yakın zamanda vuku bulacak ve Frenkçe “REF
ERANDUM”, güzel Türkçemizde ise “HALKOYLAMASI” diye tesmiye olunan hadise, memleketin ahval-i siyasiyye ve ictimaiyyesini begayet herc ü merce müptela eyledi. Halkoylamasına neden ihtiyaç duyulduğu malum; uzun izahata hacet yok. Ancak “REFERANDUM” kelimesinin hangi kelimeden müştak ve terkibinin ne olduğu zihnimi hayli meşgul ettiği içun bu mes’eleyi tetkik eder iken, eslafın telif ettiği eserlerde, Frenklerin bu kelimeye bizden aşırdıkları malumatına tesadüf eyledim. Meğer “REFERANDUM” kelimesi, “REF‘İ-RANDA” terkibinden bozma imiş. Malum “REF‘” kelimesinin Lisan-ı Arabî’deki manalarından birisi de kaldırmaktır ve “RANDA” da Lisan-ı Lâdin’de yelkenli gemilerde mizana direğinin, yani en arkadaki direğin gerisindeki yelken için vaz‘ olunmuştur. Pek tabii Devlet-i Âliye’nin yiğit levendleri, Bahr-i Sefîd’de yelkenlilerin sür’atini artırmak istedikleri demlerde; “RANDA”nın kaldırılması içim “REF’İ-RANDA” deyu nida ederek yelkenlerin kaldırılmasını, yani açılmasını söylerlermiş.
Efendim neticede bu Frenkler yiğit levendlerimizden, zikrolunan terkibin ne manaya geldiğini öğrendiler. Kâh kilisenin, kâh meliklerin zulmü altında inim inim inledikleri için, kendilerini Devlet-i Âliye cesametine ve şehametine eriştirecek gücün, ancak ve ancak halkın re’yiyle belirlenecek reislerin idaresine mebnî olduğunu kıt akıllarınca idrak eder etmez(!), süratle terakkî edecekleri vehmine kapıldılar. Yelkenlerin süratlenmesinde “REF’İ-RANDA” kelimesinin isti‘malinden hareketle bu hadiseye de “REFİRANDA” demişlerdir ki “REFERANDUM” kelimesi ezmanın tağayyürü ile bunun tahrif olmuş halidir. İşte hal vak’ayı eslaf böylece zikretmektedir. [Biricik ilham kaynağım merhum Dilaver Cebeci hocamızın ruhu şâd olsun].
Aziz kari’; bütün bu mesaili arz eylememin sebeb-i hikmeti şudur: 12 Eylül ihtilalinin sene-i devriyesinde icra olunacak halkoylaması öncesi, kısacık ömrü hayatımda ne de çok siyasi intihâbâta dûçar olduğum gözümün önünden film şeridi gibi geçince, ne olacak bu memleketin hali deyu esef ettim ve başımdan geçen ahvali dile getirme derdine düştüm…
*** *** ***
Hatırıma gelen ilk umumî intihâbât 91 senesinin hazan mevsiminde icra edilmiş, bu da, beş sefer gelip altı sefer giden, “ben sizin babanızım” cümlesi ile vatan evladının derin bir baba sendrumu yaşamasına sebep Çoban Sülü’nün zaferi ile neticelenmişti [Kendisi
hakkında Hasan Sağındık ağabeyimizin “Adamlar” isminde çok güzel bir parçası vardır, tavsiye edilir:)]. Muhterem pederimin âlây-ı vâlâ ile karşıladığı bu intihâbât ve dahi “Hoca”ya pek aşırı bir muhabbet beslediği o demlerde [şimdi mi? şimdi esamesi okunmuyor:)], ta Almanyalardan bir tayyare vasıtasıyla mücahidlerin deyimi üzere cepheye, işin aslı Gaziantep’e sefer eyleyup re’yimizi kullanarak gerisin geri hemen avdet eylemiş idik. Henüz ilk mektep devrinin bidayetinde, seyahate de pek meyyal olduğum için çocuk aklımla bu intihâbât iyi bir şey olsa gerek diye düşündüğüm vakidir.
94 senesinin baharında vuku bulan mahallî intihâbât ise, “Hoca”nın zaferi ile neticelenince, o vakit Milli Görüş nâm fikriyata bende olan bizleri bu netice begayet mesrûr ve mahzûz eylemiş idi [haddizatında o devirde din ile az çok münasebeti olan her fert bu fikriyata bende olmuştur efendim]… Almanya’dan güzelim vatan toprağına henüz gelmiş, memleket ahvaline vakıf olabilmek için haberleri radyodan muntazaman takip ediyorduk. İntihâbâtın icra edildiği günün gecesi, neticeleri dakika dakika alamasak da [tabiatiyle o zamanlar nerede “Cihan” gibi cevval ajanslar, dakika dakika grafik nâm şekil şemail ile haber veren televizyonlar], peyderpey haber geliyor, elde edilen her belediye bizleri sürûra gark ediyordu [elde edilen belediyelerde nicelerinin ensesini kalınlaştırıp göbeğini büyüttüğünü görünce, yıllardır, biz bu nimetlere layık değiliz Allahım duası geliyor dilimin ucuna :(]…
[İstiraden: Refah nâm fırkanın adım adım iktidara yürüdüğü bu demlerde, Milli Gazete ismiyle neşrolunan günlük cerîdeden istifa eden bir bölük gazeteci, Beklenen Vakit isminde yeni bir cerîde neşrine başlamış idi. Bu, Beklenen Vakit nâm cerîdenin, mahallî intihâbât vaktinde, zannımca günün mana ve ehemmiyetine binaen (!) hedâya babında, kalem şeklindeki bir mahfaza içinde misvak dağıtması da, tarihin tozlu sahifelerinde kalmasın, bilinsin efendim :)]
“Cihad”, “mücahid”, “şeriat”, “dava”, “süvari” vesair elfâzın bol keseden kullanıldığı bu demlerde, “Hoca”, iktidarı elde edecekleri inanç ve itikadında olduğunu söylerken, Çoban Sülü’nün 864 rakımlı tepeye istivâ(!) eylemesinin akabinde ipleri eline aldığını zanneden Çiller nâm hatun, memleketin iktisâdî ahvâlini yerle yeksan ederek hocanın ekmeğine yağ sürüyordu… 95 senesinin nihayetine doğru vuku bulan intihâbât ise “şeriat getireceğiz” nidaları ile [nereden nasıl getiriyorlardı; meşrû gayelere gayr-ı meşru yollardan gidilir miydi, kanla giden kansız gelir miydi gibi sorular tabi ki devletlû büyüklerin izin vermediği ve de zaten cevabını bilmedikleri sorulardı] ortalığı velveleye veren süvarilerin zaferiyle neticelenmiş, amma velâkin iktidarın balını kaymağını yemek bir sene tehir edilmek durumunda kalmıştı. İktidara geldiklerinde ise…
O vakitler beşinci sınıfa giden bir çocuk, birinci sınıftan itibaren mestûre bir surette derslere giren hocalarının günün birinde neden telaşla, “çocuklar ben yarın derse gelemeyeceğim, ertesi gün için şu şu ödevlerinizi yapın” demesini anlayamamış; ertesi gün ise “müfettiş” denilen kimi zevatın okulu ziyareti ile meseleyi az buçuk anlamıştır; o güne kadar kolejde tesettürlü bir şekilde derslerine giren tüm sınıf hocalarının kılık-kıyafetleri birer müşkül olarak arz-ı endam etmiştir. Akabinde açılan soruşturmalar, yıllar yılı uzayan davalar… Bütün bunların üzerine; o dönem “dava, dava” diye dört dönen bir zatın yıllar sonra hakkında “o, azmışlığımıza, koltuğa yapışmamıza vesair günahlarımıza mukabil Rabbin imtihanıydı” cümlelerini sarf ettiği meş’um 28 Şubat hadisesi ve kıl payı kurtulduğum kesintisiz eğitim…
Hatırlıyorum da, o günlerde Konya’nın en büyük camilerinden Hacıveyiszâde Camii’nde sabah namazının akabinde kesintisiz eğitimin kanunlaşmaması için dualar edilmiş, başımıza gelen musibetlerden halas olabilmek için huzura durulmuştu ama nafile; Rabbin hükmü safha safha tecelli ediyordu…
99 senesinin baharındaki intihâbât ise; beynelmilel alavere, dalaverelerle Karaoğlan’a iktidar yolunu açmış; o da kendisine saz arkadaşı olarak Tombul Tosun Paşa’nın mirasını çarçur eden mükâleme özürlü bir zavallı ile devlet terbiyesi aldığı iddia edilen ve herhalde bundan maada mahareti olmayan pek itaatkâr lâl u ebkem kimesneyi tercih eylemiş idi. Bir dostumun pek muhterem dedesinin; ismi gibi kendisi de kara, Karaoğlan için ifade eylediği üzere; “evladım, bu adam ne vakit başımıza geldi ise, bu memleketten bela ve musibet eksik olmadı” cümlesinin peyderpey zuhurunu izlemeye başladık hep beraber…
Çoban Sülü’nün yeğeni ve sair aile efradı kendi bankasını hortumlarken, pek cevval emniyet teşkilatımız kimin nerede, kimden dînî ilim tedris ve tahsil ettiğini zabt ediyor; peygamber ocağındaki (!) askerlerimiz vatanın muhafazasındaki noksanları tespit edecekleri yerde, yeşil kebapçı ve kokoreççileri tespitteki muvaffakiyetlerinden naşi, onur madalyasıyla taltif ediliyorlardı. Polis amcalar, suikasta uğrayan arkadaşlarının katillerini yakalamak yerine, ilim tahsil edilen meskenleri basıp suç aletlerine (!) el koyarak aklı ermez sabilere akıllarınca nasihatler veriyordu. İnsanlara faydalı olmaktan başka hedef ve maksudu olmayan ilim talipleri, pek şefkatli (!) ve merhametli (!) mülkî amirlerin tazyiki ile göçebe bir hayat sürüyor, hayatlarının baharında oradan oraya sürükleniyordu. Ellerinde tebeşir, talebelerinin sinesine ilim aşkı yerleştirmesi gereken muallimler, ellerine aldıkları sopaları, sırf inançlarına münasip surette giyindikleri için talebelerinin kafasına yerleştirmekle meşguldü. Velhasıl, memlekette herkes üstüne vazife olmayan işlerle hemhâl iken, şairin de ifade ettiği üzere “her gecenin bir gündüzü vardı” ve Rabbin inayeti ile fecrin doğumu yakındı…
*** *** ***
Yeni binyılın ilk intihâbâtında ise, mücahidin-i kudemâdan iken tebdil ile terakkî eylediğini iddia eden (!) yeninin muhafazakâr demokrat lakaplı, Dersaadet’in sabık şehremini zatın tesis ettiği fırka, yeni bir ses, yeni bir nefes olur umudu ile halkın re’yiyle iktidara getirildi. 
Efendim bu fırkanın idaresinde günahıyla-sevabıyla, eksiği-gediğiyle, düşe-kalka bu güne kadar geldik ve işte bugün “referandum” nâm intihâbât ile mülâki olduk. Re’yiniz nedir diye sual etmeyiniz; bunu aşikâr ederek umum kârilerimizin tercihlerine tesir etmeye mahal yok… Amma esas mesele, zikrolunan 19 senede ve zikrolunmayan takriben bir asırda her daim yumuşak koltuklarını muhafaza eden, “mebuslar da, ahfadı da, fiilleri de fikriyatı da fanidir, baki kalan bu devlette biz ve bizim esas ittihaz eylediklerimizdir” deyû çığıran asalaklara ve bu fikriyâtı muhafaza edenlere dünyayı dar etme meselesidir.
Bin yıl düşünülse, aynı fikirde ittifak etmeleri muhal addedilecek fırka, hizip, cemiyet, örgüt vesair gürûhun bu mes’elede şer üzere ittifak etmeleri, zannımızca ehl-i akl için selamet yolunun hangi istikamette olduğunu tayin eden en mühim husustur. Mes’ele, bir fırkayı teşci’ ve tebcîl değil, zihinlerini kör kuyuların karanlıklarına hapsetmiş, zulüm ve istibdat taraftarı mürtecilerin dört bir koldan hücumlarına mukavemet ile selamet cephesinin tahkimidir… Bugün, bu cepheyi tahkim için sa‘y u gayretten imtina eden şaşkınların, yarın âh u vâh ile dövünecekleri, feraset ehli için elbet meçhul değildir.
Hayr yolunda sa‘yiniz meşkûr, re’yiniz makbul olsun efendim… Selametle...
Mehmet Necip
Marmara İlahiyat
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






