Sizlerden

Çocuk!

News image

Çocuklar meleklerin çeşmesinden su içerler. Ne zaman ki büyürler, Merak ederler bu su nerden ...

İç/im/den

News image

Şekersiz, açık bir bardak çay / Şimdi ellerini süsleyen, Çayın ne kadar sıcak olduğunu / Parmak uçlarında ...

Safiye Gölbaşı

demokrasi_kelimesiKıvırcık saçlı sunucu, program boyunca biteviye sözünü kesecek olan konuğuna ’hoş geldiniz’ dedi. O gece yüz binlerce seyirci evlerinden onları izleyecekti. Sunucu soruyor, konuk kızgın cevaplar veriyordu.

 

Öfkeli bir konuktu o, umutsuzdu, hırçındı, sabırsızdı. Söyleyecek çok sözü, verecek çok mesajı vardı. Ülkesinde hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Her şey bir an önce bir intizama girmeliydi. Kendisine hâkim olamıyordu. Sunucunun sorularını, tepkilerini beğenmiyor, artık ne sunucuyu dinliyor ne kendisini izleyen yüz binleri düşünüyordu. Bir ara; ‘Demokrasiden midem bulanıyor,’ diye haykırdı. Ne diyeceğini bilemedi sunucu. Donup kaldı izleyiciler. Öfkeli adam düpedüz, halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi midemi bulandırıyor diyordu. Sunucu pes etti. Yarı şaşkın yarı alaycı bir kahkahayla çözüldü bu sözü duyanlar daha sonra. Biri hariç. Biri bu cümleden sonrasını duymadı. Bütün gece eline verilen bu cümleye baktı. ‘Demokrasiden midem bulanıyor.

Ben onu tanıdığımda o genç bir adamdı. Yeşil mi ela mı çakır mı güzel gözleri vardı. Bu öfkeli adamla tanışıyorlar mıydı bilmiyorum ama birbirlerine çok benziyorlardı. Arkadaşımın amcasıydı. Bizim yaşadığımız yer küçük bir taşra kasabasıydı. Bizler de anne babalarımız da burada doğmuştuk ve muhtemelen burada ölecektik. O ise Ankara’da bir üniversitede okuyordu. Okuduğu bölümü söylerken arkadaşımın yüzünü ciddiyet bürür, amcasının gözlerine benzeyen gözleri açılırdı; Siyasal Bilgiler Fakültesi.apka_devrimi

Arkadaşımın söylediğine göre senebesene değişiyordu. Babasıyla tartışıyor, kimsenin gözlerinin içine bakmıyor, kimseyi dinleyecek zaman bulamıyordu. Benim onu gördüğüm yaz evde kapı çarpma yasağı ilan etmişti. Herkes girip çıktığı kapıyı nazikçe kapatacak kapılar zinhar vurulmayacaktı. Bu yasağı unutup çıktığı odanın kapısını sertçe çeken biri olursa benzer sertlikte bir azarlanmaya maruz kalıyordu. Amca kapıların çarpılmasını çok ilkel buluyor, hep sedirin üstünde oturuyor ve en büyük eğlencemiz olan közlenmiş mısırı yiyip dişlerimizi birbirimize gösterirken bize tiksintiyle bakıyordu. Benden hoşlanmadığını, evlerine girip çıkmamı istemediğini biliyordum. Ama bunu bana hiçbir zaman söylemedi, benimle hiç konuşmadı. Banyonun kapısını hızla çektikten sonra yediğim zılgıtı saymazsak tabi. Yalnızca benimle değil arkadaşımla da konuşmuyordu. Azarlıyordu sadece ve tiksiniyordu.

Yıllar ve yıllar önce padişahları tarafından Avrupa’ya gönderilen o ilk öğrenci grubu gibi. İçi arı kovanına dönmüş, ömrü hayatının sonuna gelmiş ülkeleriyle ‘müreffeh’ Avrupa ülkelerini, hele hele oraların halkıyla kendi halklarını kıyaslıyor, kıyasladıkça ülkelerinden de o ülkeyi oluşturan halktan da muhtemelen tiksiniyorlardı. Öyle olmalıydı ki gittikleri yerden döner dönmez onları eğitime gönderen padişahlarını tahtından etmeye davrandılar. Bu, ötesini berisini düşünemeyen halk için daha iyi olacaktı. Avrupa görmüş aydınlardı onlar. Halksa kapıyı nazikçe örtmeyi bile bilmeyen, bundan böyle onların konuşurken kullanacakları yabancı kelimeleri anlamayacak olan bir yığın kaba saba insan. Onlar için onların padişahlarını devirmeye kalkıştılar, onlara hiç danışmadan. Halkın iyiliğini istiyordu onlar, halkla hiç konuşmadan. Yaşayışlarını değiştirmek istiyorlardı halkın, onların da bunu isteyip istemediğini halka hiç sormadan. Halka bir şey mission_son_fotosormaktan korkuyorlardı belki de kim bilir. Halkın bekledikleri cevabı vermeyeceğini mi biliyorlardı? Onlar hep biliyorlardı zaten bir şey bilmeyen halktı, öfkeli adam biliyordu seyircilerdi bilmeyen, arkadaşımın amcası biliyordu kapının nasıl kapanacağını biz onu bile bilmiyorduk.

Ne kadar tiksinseler de akılları hep halktaydı. Mümkünse başlarında olmak istedikleri, yönetmek istedikleri halkta… Kendilerine hiç benzemeyen, ah yıllar da geçse değişmeyen, değişimden de anlamayan halkta… Bir türlü istedikleri cevabı alamadıkları, bir türlü düşündükleri gibi şekillendiremedikleri halkta…

Her şeyi bilip halkını bilmeyen, bu öfkeli, mideleri hassas adamların bilmedikleri bir şey daha vardı. O da; başrollerini Robert De Niro ve Jeremy Irons’un oynadığı 1986 yapımı The Mission filmini izlemeye ve ondan kopya çekmeye, bırakın kendilerinin de bir parçası oldukları halktan tiksinip kaçmayı, onun eşkıyasına bile insan muamelesi yapmayı öğrenmeye ihtiyaçlarının olduğuydu…

 

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile