Perşembe, 27 Kasım 2008 15:58
Tarih ve
tarihe dair araştırmalar, incelemeler diğer uğraşılara nazaran biraz farklıdır.
Şöyle ki, tarihi aktarırken tarih tekrar yaşattırılmaz. Aslında hepimizin lise
sıralarında öğrendiği ilkeden bahsediyorum. Tarih, deney ve gözlem yapılamayan
bir ilim dalıdır.
O
yalnızca eldeki belgeler, bulgular vs. imkânlar vasıtası ile geçmişi, bugüne ve
geleceğe yansıtma çabasıdır. Bu çaba bir bakıma, mevcut araziye bakarak o
arazinin haritasını hazırlama gayretine benzer. Gerçekten de tarihçi,
haritacının, elindeki imkânlarla araziyi inceleyerek yaptığı harita gibi; sahip
olduğu imkânlar dâhilinde araştırma yaparak bugüne ve geleceğe aktarılacak
tarihi ortaya çıkarmaya çalışır.
Bu
bağlamda, tarihin bir şekilde aktarıcısı tarafından yoğrulduğunu ve okuduğumuz,
dinlediğimiz tarih üzerinde aktarıcısının ellerinin izini, üslubunu
bulabileceğimizi söyleyebiliriz.
Edebiyatımızda,
tarihi ve tarihi sembolleri kullanan yazar ve şairlerimize bakıldığında, Yahya
Kemal de eserlerine kokusunu sindirebilmiş ender şahsiyetlerden biridir. Her ne
kadar yazının başından beri kullandığımız tarihçi sıfatını tam taşımıyor olsa
da; sanatıyla tarihin günümüze aktarılma işini üstlenmiş, hem de en estetik
biçimde ve en sanatkârane üslup ve çizgilerle yapabilmiş bir zirvedir o. O
kadar ki Yahya Kemal, cihan tarihine mal olmuş bir milletin değil de adi bir
ulusun içinden çıkmış olsaydı dahi, sanatıyla o ulusu ihtişam abidesi haline
getirmeye muktedir olurdu.
Yahya
Kemal her şeyden evvel ait olduğu medeniyete meftundur. Türk tarihini ve bütün
bir Türk Milletini ta benliğinde hisseder.
“Geldikti bir zaman Sarı Saltık’
Bir bir Diyar-ı Rum’a dağıldık Sakarya’dan”
derken,
milleti ile bütünleşmiş bir halde, her bir ferdini ruhunda hissederek iki
mısrada birkaç asırlık macerasını en güzel şekilde özetler. Şiirlerinde bütün
bir milleti “biz” kelimesi ile sembolleştirmesi, ruhuyla ve bütün
benliğiyle milleti ile bütünleşmesinin, onu en derininde hissetmesinin bir
tezahürüdür. Bu noktada ifade etmek gerekir ki, onun “biz” anlayışı, var
olan ve yaşayan bir insan topluluğunu değil, yaşayanları ile birlikte ölenleri
de kapsayan ortak bir ruh anlayışıdır. O adeta milletinin ölüleri ile birlikte
yaşar. Zaten kendisi de bunu “bence on sekiz milyonluk bir millet değiliz, …ölenler,
biz yaşayanlarla beraber yaşamaktadır.” diyerek ifade eder. “Süleymaniye’de
Bayram Sabahı” ile de, bu millet ve
ortak ruh anlayışını sembolleştirir. Orada Yahya Kemal, geçmiş ve yaşadığı anı;
ölenlerle birlikte “ervahı” aynı kubbenin altında buluşturur.
“Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi”
mısralarıyla
zamanı ve mekânı aşar; geçmiş asırları ve bütün bir vatan coğrafyasını aynı
hislerle kucaklar.
Bu
bağlamda ifade edilebilecek bir nokta da, Yahya Kemal’in şiirlerinde, kişilere
ve isimlere övgünün pek az oluşudur. Şahıslara fazla yer vermez. Zira onun
anlayışında fertler, milletin bir parçası olmak hasebiyle şeref sahibidirler.
Yine her biri kendini, milletini yüceltmeye hasretmiş birer neferdir. Ona göre
Süleymaniye’yi yapan da “Sinan” değil, işte o neferlerdir.
“Ne kadar saf idi siması bu mümin neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı bu ulvi eserin?”
diyerek
buna işaret eder.
Yahya
Kemal, tarihi bütün coşkusu ve ihtişamı ile en canlı biçimde resmeder.
Akıncılar şiirinde:
“Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle”
Yine,
dil kemal noktasına yaklaşır sanki onda. Okuyucunun hemen hemen her şiirinde
yaşadığı his “mükemmellik” duygusudur. Her kelime olması gereken yeri
bulmuştur ve pürüzsüz bir dil konuşur şiirlerinde. Okurken kayıp giden
kelimeler, insana akan suyun estetiğini ve hazzını yaşatır.
Yahya
Kemal, kökleri ile kurduğu sarsılmaz ve ayrılmaz bağın yanında, gelenek ile
moderniteyi; doğu ile batıyı da şiir potasında eritebilmiş, bu zıt kutupları
dengeleyebilmiştir. Eserlerinde gelenek içinde yenilik fikrini, çağdaşlık
çizgisinde de tarihin dokusunu muhafaza edebilmiştir. Onun bu özelliğe sahip
olmasında en önemli etken hiç şüphesiz, Fransa’da geçirdiği dokuz yıldır. Bu
süre zarfında, Fransız Edebiyatına mal olmuş Victor Hugo, Verlain, De
Banville, Baudelaire gibi ünlü isimleri ve onların edebiyat anlayışlarını
büyük bir titizlikle incelemiş; özellikle parnasyen akımın etkisiyle yöneldiği
Türk Tarihi’ni, biçimsel açıdan modern bir bakış açısıyla eserlerine nakşedebilmiştir.
Türk Tarihi demişken özellikle, onun üzerinde büyük tesirleri olan Fransa’daki
hocası Albert Sorel’in “dünya’da keşfedilmemiş iki şey vardır:
Coğrafyada kutup, tarihte Türklük.” sözünün, Yahya Kemal’in Türk Tarihinin
çekim alanına girmesinde önemli rol oynadığını da söylememiz gerekir.
Yahya
Kemal’in, geleneği yaşarken yeniliğe de açık olması kapsamında
değerlendirilebilecek bir başka yönü de, bazı şiir ve gazellerinde Farsça ve
Arapça kelimelerle yüklü ağır bir dili kullanması; ama bunun yanında o güne
kadar şiir diline fazla girmemiş “akın” ve “sonsuz” gibi halkın
dağarcığındaki sözcükleri şiirine katacak kadar yenilikçi anlayışa sahip olması
ve bugün de anlaşılabilecek saf bir dille şiirler kaleme almasıdır. “Başlayış”,
“İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel” gibi eserleri, çoğu kişi için
lügatsiz okunamayacak ağırlıktadır. Buna karşın sayılamayacak kadar şiirini de
anlaşılır bir dille okuyucuya sunmuştur.
Her
şey bir yana, son dönem Türk Şiirinin bu zirve ismi, kendi medeniyetini
anlattığı ve eserleri ile bu kültürün haritasını çizdiği için, üstelik bunu
eşsiz bir üslup ve incelikle başarabildiği için en büyük minnet ve saygının muhatabıdır.
Yahya Kemal, şiirinde Sinan’ın Süleymaniye’sini metheder ama O da son dönem
Türk Şiirinin “Sinan”ı olarak edebiyat tarihimizde yerini almıştır.
Ömer Fahreddin
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






