Sizlerden

Çocuk!

News image

Çocuklar meleklerin çeşmesinden su içerler. Ne zaman ki büyürler, Merak ederler bu su nerden ...

İç/im/den

News image

Şekersiz, açık bir bardak çay / Şimdi ellerini süsleyen, Çayın ne kadar sıcak olduğunu / Parmak uçlarında ...

Esintiler - Telâmiz

ImageTarih ve tarihe dair araştırmalar, incelemeler diğer uğraşılara nazaran biraz farklıdır. Şöyle ki, tarihi aktarırken tarih tekrar yaşattırılmaz. Aslında hepimizin lise sıralarında öğrendiği ilkeden bahsediyorum. Tarih, deney ve gözlem yapılamayan bir ilim dalıdır.

O yalnızca eldeki belgeler, bulgular vs. imkânlar vasıtası ile geçmişi, bugüne ve geleceğe yansıtma çabasıdır. Bu çaba bir bakıma, mevcut araziye bakarak o arazinin haritasını hazırlama gayretine benzer. Gerçekten de tarihçi, haritacının, elindeki imkânlarla araziyi inceleyerek yaptığı harita gibi; sahip olduğu imkânlar dâhilinde araştırma yaparak bugüne ve geleceğe aktarılacak tarihi ortaya çıkarmaya çalışır.

Bu bağlamda, tarihin bir şekilde aktarıcısı tarafından yoğrulduğunu ve okuduğumuz, dinlediğimiz tarih üzerinde aktarıcısının ellerinin izini, üslubunu bulabileceğimizi söyleyebiliriz.

Edebiyatımızda, tarihi ve tarihi sembolleri kullanan yazar ve şairlerimize bakıldığında, Yahya Kemal de eserlerine kokusunu sindirebilmiş ender şahsiyetlerden biridir. Her ne kadar yazının başından beri kullandığımız tarihçi sıfatını tam taşımıyor olsa da; sanatıyla tarihin günümüze aktarılma işini üstlenmiş, hem de en estetik biçimde ve en sanatkârane üslup ve çizgilerle yapabilmiş bir zirvedir o. O kadar ki Yahya Kemal, cihan tarihine mal olmuş bir milletin değil de adi bir ulusun içinden çıkmış olsaydı dahi, sanatıyla o ulusu ihtişam abidesi haline getirmeye muktedir olurdu.

Yahya Kemal her şeyden evvel ait olduğu medeniyete meftundur. Türk tarihini ve bütün bir Türk Milletini ta benliğinde hisseder.

“Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan

Bir bir Diyar-ı Rum’a dağıldık Sakarya’dan”

derken, milleti ile bütünleşmiş bir halde, her bir ferdini ruhunda hissederek iki mısrada birkaç asırlık macerasını en güzel şekilde özetler. Şiirlerinde bütün bir milleti “biz” kelimesi ile sembolleştirmesi, ruhuyla ve bütün benliğiyle milleti ile bütünleşmesinin, onu en derininde hissetmesinin bir tezahürüdür. Bu noktada ifade etmek gerekir ki, onun “biz” anlayışı, var olan ve yaşayan bir insan topluluğunu değil, yaşayanları ile birlikte ölenleri de kapsayan ortak bir ruh anlayışıdır. O adeta milletinin ölüleri ile birlikte yaşar. Zaten kendisi de bunu “bence on sekiz milyonluk bir millet değiliz, …ölenler, biz yaşayanlarla beraber yaşamaktadır.” diyerek ifade eder. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”  ile de, bu millet ve ortak ruh anlayışını sembolleştirir. Orada Yahya Kemal, geçmiş ve yaşadığı anı; ölenlerle birlikte “ervahı” aynı kubbenin altında buluşturur.

“Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi”

mısralarıyla zamanı ve mekânı aşar; geçmiş asırları ve bütün bir vatan coğrafyasını aynı hislerle kucaklar.

Bu bağlamda ifade edilebilecek bir nokta da, Yahya Kemal’in şiirlerinde, kişilere ve isimlere övgünün pek az oluşudur. Şahıslara fazla yer vermez. Zira onun anlayışında fertler, milletin bir parçası olmak hasebiyle şeref sahibidirler. Yine her biri kendini, milletini yüceltmeye hasretmiş birer neferdir. Ona göre Süleymaniye’yi yapan da “Sinan” değil, işte o neferlerdir.

“Ne kadar saf idi siması bu mümin neferin!

Kimdi? Banisi mi, mimarı mı bu ulvi eserin?”

diyerek buna işaret eder.

Yahya Kemal, tarihi bütün coşkusu ve ihtişamı ile en canlı biçimde resmeder. Akıncılar şiirinde:

“Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle”

diye seslenirken, vakıayı olanca canlılığı ile göz önüne getirmede gerçekten mahirdir. Hem bu şiirinde, hem de “Mohaç Türküsü” nde öyle bir atmosfer yaşatır ki, her mısrasında ayrı bir efsun siner okuyucuya. Evet, hakikaten büyülü gibidir her bir kelime onun şiirlerinde. Okuyucuyu yavaş yavaş kendi coşkusuna çeker ve eşsiz bir sanat zevki ile sermest edip başka diyarlara götürür.

Yine, dil kemal noktasına yaklaşır sanki onda. Okuyucunun hemen hemen her şiirinde yaşadığı his “mükemmellik” duygusudur. Her kelime olması gereken yeri bulmuştur ve pürüzsüz bir dil konuşur şiirlerinde. Okurken kayıp giden kelimeler, insana akan suyun estetiğini ve hazzını yaşatır.

Yahya Kemal, kökleri ile kurduğu sarsılmaz ve ayrılmaz bağın yanında, gelenek ile moderniteyi; doğu ile batıyı da şiir potasında eritebilmiş, bu zıt kutupları dengeleyebilmiştir. Eserlerinde gelenek içinde yenilik fikrini, çağdaşlık çizgisinde de tarihin dokusunu muhafaza edebilmiştir. Onun bu özelliğe sahip olmasında en önemli etken hiç şüphesiz, Fransa’da geçirdiği dokuz yıldır. Bu süre zarfında, Fransız Edebiyatına mal olmuş Victor Hugo, Verlain, De Banville, Baudelaire gibi ünlü isimleri ve onların edebiyat anlayışlarını büyük bir titizlikle incelemiş; özellikle parnasyen akımın etkisiyle yöneldiği Türk Tarihi’ni, biçimsel açıdan modern bir bakış açısıyla eserlerine nakşedebilmiştir. Türk Tarihi demişken özellikle, onun üzerinde büyük tesirleri olan Fransa’daki hocası Albert Sorel’in “dünya’da keşfedilmemiş iki şey vardır: Coğrafyada kutup, tarihte Türklük.” sözünün, Yahya Kemal’in Türk Tarihinin çekim alanına girmesinde önemli rol oynadığını da söylememiz gerekir.

Yahya Kemal’in, geleneği yaşarken yeniliğe de açık olması kapsamında değerlendirilebilecek bir başka yönü de, bazı şiir ve gazellerinde Farsça ve Arapça kelimelerle yüklü ağır bir dili kullanması; ama bunun yanında o güne kadar şiir diline fazla girmemiş “akın” ve “sonsuz” gibi halkın dağarcığındaki sözcükleri şiirine katacak kadar yenilikçi anlayışa sahip olması ve bugün de anlaşılabilecek saf bir dille şiirler kaleme almasıdır. “Başlayış”, “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel” gibi eserleri, çoğu kişi için lügatsiz okunamayacak ağırlıktadır. Buna karşın sayılamayacak kadar şiirini de anlaşılır bir dille okuyucuya sunmuştur.

Her şey bir yana, son dönem Türk Şiirinin bu zirve ismi, kendi medeniyetini anlattığı ve eserleri ile bu kültürün haritasını çizdiği için, üstelik bunu eşsiz bir üslup ve incelikle başarabildiği için en büyük minnet ve saygının muhatabıdır. Yahya Kemal, şiirinde Sinan’ın Süleymaniye’sini metheder ama O da son dönem Türk Şiirinin “Sinan”ı olarak edebiyat tarihimizde yerini almıştır.

Ömer Fahreddin

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile