Pazar, 28 Aralık 2008 00:51
Mehmet Akif, 1873 yılında
İstanbul- Fatih’te hayata gözlerini açar. Babası fatih Medresesi
Müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi, annesi ise Emine Şerife Hanımdır.
Öğrenim hayatına henüz dört
yaşında Fatih’te Emir Buhari Mektebinde başlar. Buraya iki seneye yakın bir
müddet devam ettikten sonra 1879 yılı sonlarında Fatih iptidaisine kaydolunur.
Üç yıllık ilkokulu bitirdikten sonra 1882 yılında Fatih Merkez Rüştiyesine
kaydolur.
Milli şairimiz Rüştiyeyi bitirince
Mülkiye Mektebinin İdadi kısmına kaydolur. Üç yıllık idadiyi bitirince Mülkiye
Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girer. Buradan 1893 yılında birincilikle
mezun olur.
İstiklal şairimizin şiire olan
meyli Baytar mektebinin özellikle son iki yılında iyice hız kazanır. Buradan
mezun olduktan sonra yurdun çeşitli bölgelerinde memuriyet hayatına başladı.
Akif, Mayıs 1920’den sonra
kurtuluş hareketine fiilen katılır. 25 Aralık 1920’de Burdur Mebusu sıfatıyla
T.B.M.M’ ne seçilir. Bu yılın sonunda Maarif Vekâleti bir Milli Marşı’nı
yazılması için ülke çapında yarışma açar. Yarışmada istenildiği gibi bir şiir
bulunamayınca süre uzatılır. O sırada Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi özel
bir yazı ile Mehmed Akif’ten şiir yazması ricasında bulunur. 12 Mart 1921’de
T.B.M.M’ de İstiklal Marşı bütün milletvekillerinin oyu ile birinci seçilir ve
Milli Marş metni olarak kabul edilir. Akif milli marş için önceden teklif
edilmiş olan o zamanlar için oldukça önemli bir meblağ sayılan 500 lirayı da
orduya hediye eder. 1935 yılında ağır hastalanır. 27 Aralık 1936’da ikamet
ettiği Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanında ahirete irtihal eder. Cenazesine
Anadolu gençliği büyük ilgi gösterir. Büyük bir cenaze merasimiyle Edirnekapı
Şehitliğine defnedilir. Allah mekânını cennet eylesin.
Mehmed Akif’in çeşitli tarzda
eserleri mevcuttur. Manzum eserlerin bir kısmını Safahat diğerlerini ise
Safahat dışında kalmış bazı şiirleri oluşturur. Mensur eserlerini ise
tefsirler, vaazlar, makaleler, tercümeleri diğer yazıları ve mektupları
oluşturur.
Safahat, İstiklal Marşı şairimizin
özü, şahsiyeti ve kimliğidir. Safahat ve karakteri hakkında;
“Bana
sor sevgili kâri sana ben söyleyeyim
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım
Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri
Ne tasannu bilirim, çünkü ne san’atkârım”
diyerek kendi özünü anlatmıştır.
Mehmed Akif, böylece sanat yapma
özentisi içerisinde değil, gerçekleri haykırmak ve ifade etmek gayreti
içerisinde olduğunu söyler ve şöyle der:
Hayır, hayal ile yoktur benim
alışverişim
İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek!
Şiir için “gözyaşı”
derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün asârım.
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım!
Oku, şayed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa….
Bu ifadeler şairliğinin hangi
duygular etrafında oluştuğunu ifade etmesi açısından son derece önemlidir.
Vatan sevgisi, toprak ve tarih
duygularının en mükemmel sentezini ortaya koyan odur. İstiklal Marşı’nı yazdığı
esnada Taceddin Dergâhı’nın avlusuna çıkar, avucuna bir avuç toprak alır koklar
ve şöyle der!
‘’Kim
bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.’’
diyerek ne kadar
vatanına bağlı toprağına âşık bir şair olduğunu ortaya koyar.
Birinci dünya
harbinden sonra tarihimize son darbe de vurulmak istenirken milli şair
şöyle der:
‘’Ne hüsrandır ki: Şarkın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayalîmden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Salâhaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu…’’
Büyük üstadımıza göre
vatan sadece beşiğimizin sallandığı ve hayatımızın kendisine bağlandığı kara
parçası değildir. Orada bütün bir milletin tarihi gömülüdür.
"Enbiya
yurdu toprak şüheda burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Dışı baştanbaşa bin nesl-i kerimin yâdı;
İçi boydan boya milyonla şehit ecsadı.
Öyle
meşbû u şehadet ki bu öksüz toprak
Fışkıran
otları, bir sıksa adam kan çıkacak''
diyecek kadar bir toprak aşığıdır.
Mehmet Akif Ersoy ''Hiç
bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu?’’ ilahi hitabını en güzel manada
anlayan, eğitimin, öğretimin, bilimin ve bilginin manasını kavrayan bir aksiyon
adamıdır.
'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' (Zümer,9)
’’Olmaz ya... Tabiî... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, "cehâlet" denilen yüz karasından,
Kurtulmaya
azmetmeli baştanbaşa millet.
Kâfi mi değil yoksa bu son ders-i felâket?
Eyvah!
Bu zilletlere sensin yine illet...
Ey derd-i cehalet, sana düşmekte bu millet,
Bir hale getirdin ki, ne din kaldı, ne namus!
Ey
sine-i İslam’a çöken kapkara kâbus,
Ey hasm-i hakiki, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkartan el!’’
Milli şairimizde hak,
hukuk, adalet, tarih şuuru, ecdat sevgisi mukaddesat bilinci o kadar hâkimdir
ki sadece bir mısrasını ele yettiği kadar sıksak o mısradan damlayan gözyaşları
ızdırapların matemi, samimiyetin hüneri göl olur, derya olur, taşar bir
yere sığmaz olur. Hissiyatını şöyle adlandırır.
‘’Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp
sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta,
boğarım...
-Boğamazsın ki!
-(Boğamazsam da) Hiç olmazsa yanımdan
koğarım!
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık
yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem
tapamam.
Doğduğumdan beridir, âşıkım istiklale,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın
lale
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal
koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez
boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ
ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte
yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem,
aldırırım:
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar
kaldırırım.’’
Bu ifadeler ancak samimiyetin hüneri ve adaletin haykırılmasından başka
bir şey değildir.
Şairimiz milleti kuran manevi unsurlardan dine de büyük önem vermektedir.
Onun gayesi ruh ve ahlakımızın temeli olan İslam’ı canlandırmak ve onunla
milletimizi şaha kaldırmaktır.
Din anlayışında Kuran’ın doğrudan doğruya ilham olarak alınması,
kurtuluşun ancak İslam’ın asrın idrakine söyletilmesi anlayışı hâkimdir. Şöyle
haykırır:
‘’Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslam’ı
Şehâmet
dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık’tır;
Hakîki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet, meskenet, dünyada, sığmaz rûh-i İslâm’a...
Kitâbullâh’ı işhâd eyledim -gördün ya- davâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân'ın!
‘’ İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de
Yoksa
bir maksad aranmaz mı bu ayetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!”
Demek: İslâm'ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda;
Bu yüzdenmiş, demek hüsrân-ı millî son zamanlarda.
Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma;
Rücû' etsinler artık Müslümanlar Sadr-ı İslâm'a.’’
Belki bu mısralar şairin bizlere vermek istediği
mesajların en başında gelmektedir. Hürriyet şairi bir karakter profili ortaya
koyar. Taşıdığı dünya görüşünün kadrosuna Âsım ile hacim kazandırır. Âsım
idealin sanat içinde hayat buluşudur. Âsım şafağın ilk ışınlarını haber verir. Âsım
bir neslin işareti, örneği hatta karakteridir. Bu toprağı acı duyan, onu
gidermek için hayatıyla varlığıyla fedakârlıklarda bulunan öz çocuğudur.
Kaplamış yurdumun afakîni madem şüheda?
Varsın
olsun kalanın uğruna Âsım
da feda,
Âsımın
nesli... Diyordum ya... nesilmis gerçek;
İste çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek
Şüheda
gövdesi bir baksana dağlar,
taslar...
O rükû
olmazsa, dünyada eğilmez
baslar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor
Asım; o nesil…
Sahibimiz, ışığımız olan o nesil… Sınırlarımızdan fikirlerimize gönlümüze kadar
uzanan bi siperin bekçisi olan Âsım’ın nesli… Minnet, namütenahi minnet sana…
Zaman geçer nice bin inkılab olur zahir
Fakat bu şair-i pejmurde hep o Akif’tir.
Hepsi
göçmüş hani yoldaşlarının hiçbiri yok,
sen mi kaldın yalnız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler;
hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak.
Hayır; silinip
gitmedin, aksine gönlümüzde kazındın, bizlere ilham kaynağı oldun.
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma;
Sessiz yaşadım; kim, beni, nereden bilecektir...
Hayır! Seni herkes bilecektir. Bizler seni bildik, rahmetle anladık ve
her zamanlarda anacağız.
Beni
rahmetle anarsın ya, işitsen, bir gün
Şu sağır kubbede, haib, sesinin dindiğini!
Bu heyulaya da bir kerecik olsun bak ki,
Ebediyyen duyayım kabrime nur indiğini.
Dualarımız seninle…
Gönlümüz seninle, varlığımız hep seninle… Ruhun şâd, mekânın cennet olsun…
Muhammed
Sadık KILIÇ
Atatürk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yüksek Lisans Öğrencisi
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






