Güneş yüreğime ışıl ışıl doğarken; sen nurdan zulmete kaçıyorsun! Görmüyor musun, bu güneş senin için de doğuyor…
Kalbim kırkikindi yağmurlarında ıslanırken, Nisan akşamlarının ılık esintisi seyrederken yüreğimde, yüreğinde olan sislerden, bulut bulut ağlayan gözlerimi görmüyor musun?
Yitik dizeler var burada… Tamamlan(a)mayan; üç nokta olarak kalması gereken hep, yazarsız…
Kaybolmuş rüyalar var, meçhûl bir âlem, kimseler yok, görmüyor musun?
Yalnızlıktan kaçmıyorum -her zamanki gibi-; ama ben kalbimi çöllere, susuz iklimlere, ıssız kentlere salarken, sadece bir sokak lambasının altında gölgemle yürümek istemiyorum. Bir sigara izmaritine ayağımla basarken, varlığını varlığımla hissetmek istiyorum, görmüyor musun? Seninle her kötülüğe bir “dur” demek istiyorum, anlamıyor musun? Dost… Yâr… Yâren…
Şimdi gidiyorum. Her zamanki yolculuklarıma devam. Ama bu sefer elimde valizim yok. Göz pınarlarım kupkuru. Ve bir terk edi(li)şin değil, yeni kavuşmalar için; gölge değil; gerçek olanlar için yola çıkıyorum. Ben bir ağaç altında gölgelendiğim şu dünyada bir yolcu gibi olmalıyım. Ben “hicretimi” gerçek sevgilime, Rabbime yapıyorum… Ona giderken, ağlamıyorum. Ama sevgisini düşünürken bile bir güvercinin kanat çırpışını hissediyorum; o ufak ama en yüce için orayı temizlemeye çalıştığım kalbimde…
Görmüyor musun, aklımda bile değilsin artık! Ben hicran gözyaşlarımı, bir gökkuşağına sattım. Rengarenk dünyama karışma…
Görmüyor musun, asıl sen değilsin benim için, O dost (cc)…
Meğersem ne çok vakit kaybetmişim, dünya için. Meğer O’ndan gayrı her şey boşmuş. Ne kadar geç anlamışım, sen de görmüyor musun ki, yalansın, yalanım… Dünya ise bir oyun ve eğlenceden ibâret…
Görmüyor musun? Dünyama almıyorum seni, medet bekleme artık! Ben geldikçe kaçan, ben kaçtıkça kovalayan bir dünyaya tâlip değilim…
Görmüyor Musun? Fânîye değil; Bâkî olana sevdalanmışım ben…
Görmüyor Musun? Ben sana ve dünyaya dair bir şey görmüyorum artık. Gördüklerimi sandığım bir illüzyonmuş… Ben bu dünyaya
âit değilim, anlamıyor musun?
Ben bu dünyaya âit değilim…
Bir gün göçüp gideceğim. Hayatım da, ölümüm de, yaşantımın hepsi de Alemlerin Rabbi için olacak inşallah…
Bana sevdiğim beyitleri okuma, görmüyor musun, ben onları Dâvûdî bir sesle dinlemek istiyorum…
Geçtiğim yollardan geçme… Görmüyor musun set çekili her yana?
Beni bu dünyaya çağırma… Lâhûtî bir âlem dersen, can feda…
Yolun yolum olursa can feda… Ama yine de Ebû Zerr gibi olmak da güzel…
Yalnızlığı yaşasan da hep O’nla olmak en güzel!...
Ayşe Serra
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

