“Vechin mestûr mu bana, savtın bî nağme mi şimdi? Hayır, asr-ı saâdete gönderdiğim kalbimde vechin âşikar, savtın Dâvûdî sadadan güzel! Bırakın beni hep orda kalayım dostlar!”
Kadîm bir mektûp yazmışsın oysa bekâ’ya gönderilen. Elime ulaşan senden bir hatıra bana. Beni, senin ayn’ının şavkıyla aydınlatan bir mektup, hasretinle kucaklayan bir zarf ve her şeyi parlatan güneşle, geceyi kovalayan tavrın…
Yeşil rengiyle özdeşleşen dünyamdaki nûrsun (a.s.), Âlemlere rahmetsin. El-Emîn’im’sin. Yaşantınla güzel ahlâkı tamamlayansın. Güneşi sağ eline, ayı sol eline verseler de dâvâsından dönmeyensin…
Ey yüz deve karşılığı canı kurtarılan Abdullah’ın yetim oğlu, senin aşkınla dayanır insan bütün acılara…
Kıyamam hiç sana. Taif’i taşa tutmak isterdim sana taş attıklarında, senin kadar merhametli değil miyim yoksa? İnan hepsi senin sevginden…
Uhud’da hiç görmeni istemezdim amcana yapılanları. Ne hikmet Ya Rabbî, Îman’ı nasîp ettin Vahşi’ye… Ne kadar cömertsin ki hamdolsun bize de nasîp etsin…
Hikmetinden suâl olmayan Mevlâm, nerede şimdi ashâb, yoksa meleklerinle yine Bedir’deler mi? Hâlâ mücâdele mi ediyorlar müşriklerle? İbrâhim (as)’in onların putlarını çoktan kırmıştı oysa… Anlamadılar! Ataları yanlış yoldaydı çünkü. At nalı mı takmışlar yanaklarına, bir perde mi var yoksa gözlerinde, yoksa onlar gözleri olup görmeyenlerdenler mi? Sen koru Rabbim, Muhafaza et bizi… Hidâyet dilencininiz.
Kapından başka kapımız yok. Bir tek gerçek var, O da Sen’sin (c.c.). Yönelişimizi sadece “Sen” et Rabbim, yüzüyle Kâbe’ye dönüp kalbiyle dünyaya tapanlardan etme bizi. Samîmî eyle bizi, sana karşı, Sevgili Efendimiz (as)’a karşı, kardeşlerimize karşı…
Samimiyetsizlerden bizi uzak et. Eğer yalancılarsa hiç kimse olmasın yanımda, bir dost olsun Ebu Bekir gibi. Bir eş olsun Hatice gibi, bir evlat olsun Fatıma gibi, bir damat olsun Ali gibi… Darul Erkam’da toplanan azınlık da olsak hakikat üzere olanlar olalım. Aynîleşelim hayat-ı resûl ile… Ve onsuz kalmasın madde ve mânâmız… O’na (a.s.), âline, ashâbına selâm olsun. Bu yolda yürüyenler dâim olsun…
Ayşe Serra
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
Kaleminize emeğinize sağlık ola..Vesselam.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.