Böyle ağlar mıydı gök kırk ikindi yağmurunda? Ellerim semâya uzanırken, gönlüm bu kadar yanar mıydı? Ve son defa bakar mıydı süveyda toprağına…
Gölgelerini izlerken, ayrılık acısıyla ondan bile kaçırır mıydı bakışlarını gözlerim? Ve sesler kısılır mıydı artık? Anla, anla beni demekten… Yorgun kalır mıydı yine kalp?
Kiminle konuşuyorsun yüreğim bu bahar akşamında… Kim bilir yine hangi mevsime götürdü seni bu bahar? Senin mevsimlerin dört değil ki! Senin mevsimlerin damar atışlarından kalp atışlarına giden nabızlardan daha fazla… Sen kendi baharında konakla… Sadece O’nu seç, başka mevsimlerin hazanında kalma, vuslatı seç. Bu bahar akşamı senin kalbine rücû ettiğin mevsim olsun;
haydi! Ve sen kalbinin içindeki kesretten vahdete göç!
Bu bahar akşamında kendine söz ver yüreğim… O’ndan başka bütün nazarlardan çek kendini. O’ndan başkasına yönelme sakın. “Ya mukallibe’l kulûb! Sebbit kalbî ‘alâ dînik” diye yakar O’na… Belki şehirlerin anası Mekke ve Kur’an’ın kalbi olan Yâ-Sîn’in hürmetine sâbit olur kademin…
Ve şimdi, Bu bahar akşamında sunuyorum özlemimi… Haydi, Sen, Sevdiğim! Kalbime bak… Hediyenin iyisi kötüsü; küçüğü-büyüğü olmaz ki, “Al Rabbim”, kalbim kudret elinde… Onu kendime değil, sana teslim ediyorum. Benden almaya çalışıyorlar, verme kimseye. Seni sevene ver, senin sevdiğine ver sana ulaştıracak olana ver. Bunlara verdiğinde aynısı yine sende kalsın ki, ben gözlerimi açıp kapadığımda bile senin için atsın…
Bu bahar akşamında “Diyâr-ı Yeşil’den” İsmail’ce kalbim sana fedâ olsun Rabbim…
O, benim en değerli hazînem. Genc-i men dilem est yâ-Huda!
Ayşe Serra
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
Yazilarini zevkle okuyorum..
Tesekkür ediyorum.. Basarilarinin devamini diliyorum..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.