“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56)
Allah’ın lütfu ile topraktan yaratılarak ruhlar âleminden cisim âlemine getirildik. Ete kemiğe bürünüp; insan sûretiyle göründük. Rûhumuz ilâhî savta kulak verirken, kimimiz bu seslenişe icâbet ettik, kimimiz duymamak için kendi sesimizden bile kaçtık. Bizi biz yapan buydu işte: “Kulluk”… Süleyman Aleyhisselam’a kalmayan dünya bize mi kalacaktı? Hani daha doğdumuz anda nişanlandığımız ölüm bizim Rabbimize vuslatımız olacaktı. Yaşantımız O’nun ahkâmı ile olduğunda ne âlâ! Ama kendi ahkâmımızı ne zamanki, o ilâhî kanunlar önüne geçirdik, o zaman “vah bize, eyvâh bize!” Allah muhafaza eylesin…
Dünya yaşlanıyor ve hızla âhirete yaklaşıyoruz. Ne zaman Rabbimiz semâya dürül diyecek? Ne zaman yıldızlar tabak gibi dökülecek? Ve ne zaman beşikteki bebeklerin saçları ağaracak? İşte, işte o günden korkuyoruz. Allah’ın dostlarına korku yoktur; bunu biliyoruz; ama cennetle müjdelenen sahabeler bile; “Huzeyfetü’l Yemân’da olan
münâfıklar listesinde adımız var mı?” diye endişelenirken; gelmiş geçmiş bütün günahları affedildiği hâlde günde yüz istiğfâr çeken; sabahlara kadar alnını secdeden kaldırmayan sevgiliyi gördüğümüzde; “acaba diyoruz, acaba! Bizim akîbetimiz ne olacak… Nereye bu gidişimiz?”
Felsefik düşünceler, çeşitli akımlar ağ gibi köhne zihinleri örmekte. Bizi biz yapan şey; aklımızı, fikrimizi, gönlümüzü uzak tutmak değil mi mâsivâdan? Bizi biz yapan şey kulluksa set çekmemiz gereken şeyler, yanlış karşısında dimdik durmaktır. Hani bir gün, bu akımlardan etkilenen birisi “Neden söylemedin, neden anlatmadın?” derse, o zaman nasıl başımızı kaldırırız ilâhî dîvanda? Nereye bu gidişimiz? Mütevatiren gelen kaynaklarda “emr-i bi’l-ma‘rûf ve’n-nehy-i ‘ani’l-münker” gözlerimize “işte buradayım diye” kendini gösterirken, âmâ gibi kendi küçük dünyamıza cevizin kabuğuna sığınmamız, yâ da at nalı takarak sâdece görmek istediklerimizi görür gibi bir hâle geliyoruz. Allah’ın [celle celaluhû] halîfesi demek… Kim bu sözü nasıl yorumlarsa yorumlasın, bir misyonumuz var belli ki; öyleyse; nereye bu gidiş?
Koşuşturmaca, hızlı bir hayat, amaçlar, hedefler… Tamam, hepsi hoş da, O’nun rızâsı için olduğu zaman, adımlarımızı O’nunla attığımız zaman, nazarımızı Hakk’ın penceresinden kıldığımız zaman, işte o zaman gidişimiz Allah’a olur… O’nunla dünya ve âhiret huzûr bulur…
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

