Bilginin İslâmîleştirilmesi Genel İlkeler Ve Çalışma Plânı-İsmâil R. Fârukî
Fârukî’nin, orijinal ismi ‘Islamisation of Knowledge-General Principles and Workplan’ olan bu eseri Uluslararası İslâm Düşüncesi Üniversitesi (International Instute of Islamic Thought) tarafından 1982’de Washington’da yayınlanmıştır. Kitâb, Türkçe’ye Fehmi Koru tarafından çevrilmiş ve Risâle Yayınları’ndan çıkmıştır..
Fârukî, bu araştırmasıyla hiç şübhesiz kendisinden sonraki Müslüman mütefekkirlere çok değerli bir malzeme ve birikim hediye etmiştir. Fakat ne yazık ki hâlâ daha Fârukî’nin tesbitleri ve önerileri Müslümanlarca tam anlamda uygulama alanına konulamamıştır..
Fârukî, araştırmasını dört ana başlık altında hazırlamıştır. Bunlar: I.Sorun, II.Görev, III.Usûl ve IV.Çalışma Plânı. Kitâbın sonunda da 3 ek bulunmaktadır. Şimdi bunlara kısaca değineyim..::
I. SORUN
Fârukî, ‘Ümmetin Bunalımı’ başlığı altında Müslümanların günümüzdeki hâlinden bahsediyor ve şöyle diyor: “Müslümanlar yenildi, kitleler hâlinde kıyıldı, toprak ve servetleri, hayât ve umutları çalındı. Aldatıldılar, sömürgeleştirildiler ve sömürüldüler; misyonerlerin tecâvüzüne uğradılar, zorla veya rüşvetle başka dînleri kabullendiler. Düşmanlarının iç ve dış ajanlarınca batılılaştırıldılar ve İslâm’dan uzaklaştırıldılar. Bütün bunlar, İslâm âleminin hemen her ülkesi ve köşesinde görüldü. Her anlamda adâletsizlik ve saldırı kurbanı olan Müslümanlar, iftirâlara, rezilce yergilere de hedef oldular. Bugün dünyâda tasavvur edilebilecek en kötü imaja Müslümanlar sâhib. Dünyâ iletişim araçlarında Müslüman, saldırgan, yıkıcı, kanun tanımaz, terörist, medenîleşmemiş, gözü dönmüş, tutucu, köhne ve çağ dışı bir mahlûq olarak gösterilmekte..” (sh.21)
Fârukî “Ümmet kendi içinde bölünmüştür, sömürgeci güçler, ümmeti elliden fazla ulusal devlete parçalamayı ve her birini diğerine düşman etmeyi başarmışlardır” diyerek başladığı ‘Bunalımın Belli Başlı Etkileri’ başlığının altında bu olayın nasıl gerçekleştirildiğini de şöyle anlatıyor: “Düşmanın işbirliği yapmaya hazır yöneticiler bulduğu bölgeler dışındaki bütün İslâm âleminde, sömürgeci yönetim, ülkedeki siyâsî kurumların hepsini tahrib etmiştir. Sömürge yönetiminin çekilme zamânı geldiğinde, bunlar yönetimi o zamâna kadar kendi çizgisine gelmiş ve batılılaşmış yerli seçkinlere bırakmışlardır. Fakat gerçek güç, iktidarı ele geçirmek için fırsat kollayan askerlerdir. Pekçok durumda Müslümanlar, hükûmeti işler hâle getirecek veya halkı direnişe sevk edecek, ya da onları müsbet siyâsî eyleme yönlendirecek, hattâ daha basiti, birbirine uyumlarını sağlayacak siyâsî kurumlardan yoksun olduklarından askerlerce yönetilmektedirler..” (sh.23)
Yazar, daha sonra bunalımın ekonomik yönüne değinerek Müslümanların ekonomik yönden oldukça geri durumda olduklarını
belirttikten sonra Müslüman kesimden gelecek bir ekonomik atağın da büyük kapitalist güçler tarafından engelleneceğini ve hattâ kapitalist bloğun ticârete bile son vermesi hâlinde birçok Müslüman ülkenin açlık tehdidiyle karşı karşıya gelebileceğini vurguluyor. Ve bu vurguyla içinde bulunmuş olduğumuz derîn çıkmazlara işâret ediyor..
Kitâbda, ümmetin bunalımı, dînî ve kültürel yönden de incelenmiş. Müslüman coğrafyalarda daha çok Batılı değer ve yöntemleri öğreten bir eğitim sisteminin benimsendiğini söyleyen yazar, bu sistemin benimsenmesiyle topluma İslâmî kültür birikiminden habersiz diplomalı nesillerin aktığını söylüyor. Bundan sonra da bu kesimin yöneticiler konumuna geldiğini belirtiyor. Fârukî, sömürgecilerin amaçlarının: ‘Müslüman’ın kendine, ümmetine, îmânına ve seleflerine olan güvenini sarsmak, İslâmî şuuru tahrible İslâmî kişiliği yok etmek ve böylece direniş için gerekli mânevî güçten mahrûm bırakarak onu daha fazla köle hâline getirmek’ (sh.27) olduğunu söylüyor. Bu değerlendirmelerin içinde kadın konusuna da değinen Fârukî, kadının, bulunduğu zelil durumdan, İslâm tarafından öngörülen izzet ve sosyal yararlılık zirvesine çıkmak yerine, tedrîcî çıplaklığı, ihtilâtı, kendi hayâtını yaşamak üzere ekonomik bağımsızlığı, zevk tatminini seçtiğini ve ailesine karşı görevlerini ihmâl ettiğini belirtiyor..
Fârukî, daha sonra bunalımı besleyen temel sebebleri açıklarken bunların en önemlisinin eğitim olduğunun altını çiziyor ve Müslüman coğrafyalardaki İslâmî eğitimin temel sorunun, buralardan yetişen Müslüman bilim adamlarının eğitimin yalnızca İslâmî eğitimle sınırlandırılması sonucu diğer fakültelerden mezun olanlarla yarışamaması, boy ölçüşememesi ve böylece hayâtın realitesine de yabancı kalmasıyla başladığını söylüyor. Hattâ bu eğitim sisteminin emperyalistlerin stratejik uzmanları tarafından iyiden iyiye üzerinde düşünülmüş bir konu olduğunu belirtiyor. Ayrıca durumun sömürge döneminden daha beter olduğunu; zîrâ sömürge dönemlerinde toplumda refleks ve mukâvemet olduğunu, şimdi ise atâlet, kuşkuculuk ve herhangi bir lidere güvenmeme duygusunun bulunduğunu söylüyor. Fârukî, bu bölümde son olarak ‘görüşsüzlük’ konusuna değinerek Müslüman öğrencilerin öğrendikleri bilimleri İslâm’ın hakîkatleri içerisinde eritemediğini; zîrâ hedefleri arasında sâdece unvan sâhibi olmayı, geçer not almayı ve saygın bir göreve atanmayı yeterli bulduklarından bunu yapamadıklarını söylüyor. Ve eğer üniversitelerde komünist ya da ateist olmamışlarsa, İslâmî yönlerinin yalnızca ailelerine ve halka kişisel ve duygusal bağlılıklarından ibâret kalacağını söylüyor. Fârukî, bu Müslüman gençleri yabancı ideolojiler karşısında; ‘tank, makineli tüfeği kılıç-kalkanla karşılayan bir asker’ ! (sh.33) şeklinde niteliyor..
-Devam Edecek-
[Adem İnce]
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.