Sen Kimsin?

sen_kimsin1İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?

 

Kur’ân’ın Hâdimleri

kurankckDin görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.

 

Sevgili İlk Öğretmenim..

dersimiz_sevgiBenim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.

 

 

 

 

Keramet Ve İstidrac Nedir ?

kerametKeramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.

Güneş, Doğu'dan Doğar

gunesin-dogusu1Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..

 

İki Ağaç İki Yaprak

ki_Aa_ki_Yaprak3Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.

Yeniden Başlayan Son

yenidenbaslayabesraekinci_1Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...

 

 

 

 

İğreti Bir Elbiseden Kendine Ait bir Odaya

Sen beKendineaitoda3nden vazgeçmezsen her şeyin çaresi bulunur, diyor Mümtaz Nurana Tanpınar’ın Huzurunda. Nuran önünde başka bir uçurum daha açılmış gibi geriliyor ve Bütün felaketim herkesin bana yüklenmesinden geliyor.

 

 

 

 

Adem İnce

yazi6Dil, fevk’âlâde ehemmiyyetli bir olgu olmalıdır. Zîrâ, dil, her şeyden önce bir taşıyıcı konumundadır. Sâhib olduğu kodlarla birlikte milletlerin dünyâ görüşlerinin intikâli işlevini görür. Milletlerin varlıklarını bünyesinde barındırır ve aslında dili olmayan bir millet de düşünülemez olmalıdır… Dilin varlığı fevk’âlâde önemli iken, onun ihtivâ ettiği birikim de aynı derecede önemlidir. Zîrâ kültürel mîrasın intikâli, dilde mevcûd olan belirli “kelimeler” ile olur. Bu kelimeler, insanların zihinlerinde belirli bir altyapıya sâhibtirler. İfâde ettiği anlamın ötesinde bir mânâyı içerirler. “Başörtüsü” denildiğinde insanların zihninde oluşanlar ile “türban” denildiğinde oluşanlar aslâ ve kat’a bir değildir. Çünki, birisi, mâzîsinde derîn mânâlar taşıyan bir kelime iken, diğeri ise nevzuhûr bir kelime olup, zihinlerde belirli bir anlam derinliği oluşturamamaktadır. Yani diğer bir ifâdeyle birisi, mâzîden âtîye bir köprü oluşturabilirken, diğer kelime ise mâzî ile âtî arasında bir köprü görevi görmekten uzaktır. Çünkü nevzuhûr olan kelime, kökü olmayan bir ağaç mesâbesindedir...

İşte bu derece önem arz eden “dil” üzerinde elbette ki hassâsiyyet gözetmek, dilin müntesiblerine düşen bir görev olmalıdır. Zîrâ dilde oluşabilecek tahrîf (deformasyon), zihinlere intikal etme riskini peşinde getirecektir ve aslında bu muqadderdir. Yıllar önce Mehmed Âkif, “Lisânın olmalıdır bir vakâr-ı millîsi / O olmadıkça müyesser değil teâlîsi” diye terennüm ederken aynı hakîkati işâret etmekteydi…

İşte bu minvâlde ele alacak olduğum Dîvan Edebiyyâtı’nda kullanılan çeşitli “remzler”in de önemi, yapmış olduğum bu girişte yatmaktadır..

Nasıl türemiştir, bilinmez (?); amma Dîvan Edebiyyâtı incelendiğinde görülecektir ki, şâirlerin birçoğu, Allah sevgisini çeşitli argümanlar kullanarak anlatma yolunu tutmuşlardır. Merâmı direkt olarak anlatmak yerine, onu karşılayan başka kelimeler ile ifâde etme yoluna gitmek, elbette ki anlatımı süslü ve daha câzib kılan bir “sanat”tır. Fakat bu sanat, meşrûiyyet ifâde etmeyen kelimeler ile de pek’âlâ yapılabilir mi acaba? Mes’elenin özü budur...

Fısk ifâde eden kavramlar, Müslüman zihinlerde dâimâ olumsuz bir anlam koduna sâhibtirler. Ve öyle de olmalıdırlar. Bu kavramları Allah’a olan sevgiyi târif ederken kullanmak, teşbîhen de olsa, o kavramların zihinlerde uzun vâdede değişime uğramasına sebeb olabilir. Bunun yanında daha da önemlisi; mezkûr kavramlara karşı daha sempatik bir tavır takınılmasına sebeb olabilir ki, esâs tehlike budur! Bu sebebden dolayı, ma’lûm bir kural olduğu üzere ‘amaca ulaşmak için kullanılan araçlar da mubah olmalıdır’ ilkesi hasebiyle meşrûiyyet ifâde etmeyen, fısk ifâde eden kavramları mecaz mânâda olumlu duyguları anlatmak için kullanmak, bir dil ve anlam tahrîfini (deformasyon) intâc etmiştir.

Bu tahrîfin/deformasyonun yansımasına birkaç misâl vereyim isterseniz...

Şeyhulislâm Yahyâ Efendi, “Mescîdde riyâ-pişeler itsün ko riyâyı, meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâî..” / “İkiyüzlüler mescîdde ikiyüzlüklerini yapadursunlar, sen meyhâneye gel, orada ne ikiyüzlülük vardır ne de ikiyüzlü” demektedir!..

Nesîmî, “Sofular haram demişler bu aşqın şarâbına; ben doldurur ben içerim; günah benim kime ne?” demiş!

Nef'î,Esdi nesîm-i nevbahâr açıldı güller subhdem / Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem” diyor…

Şeyh Gâlib iseMuy-ı sefid subh-ı nişâbûr-ı ra'şedir / Cûş-i şarâb-ı lâl-i sirişkinde çağı var” diyor...

Nâbî de bir yerde “Tîz-âb-ı gam şarâb-ı sitem bir gelir bana / Sâkî tereddüd eyleme sun meşrebim budur” derken bir yerde de “Herkes Cum’a’ya giderken, herkes câmîdeyken gel seninle tenhâda aşq-meşk yapalım demektedir.

Şimdi; bu misâller, te’vili kaldıracak ifâdeler olarak mı görülmelidir sizce?

Tabiî bu beyitlerde ve diğer birçok beyitte kullanılan “şarâb” kelimesine yönelik bir itiraz serdedilebilir. Şöyle ki, arabcada şarâb,yazi6 her nev’î içeeceği kapsayan şâmil bir mânâya tekâbül etmektedir. Sözgelimi su da bir şarâbdır. Amma bizim burada eleştiri konusu yaptığımız mes’ele, “şarâb”ın bizim dilimizde ifâde ettiği anlam itibariyle şiirlerde bahis mevzûu edilmesidir. Bu da beyitlerin de siyâk ve sibâkından da anlaşılacağı üzere haram olan “içki”nin muadili olarak kullanılan ifâdeye denk düşmektedir (zîrâ şarâbdan bahsedilen beytlerde sâkîden de bahsedilmesi, buna sâdece bir kanıttır)…

Tasavvufî ekolün zâhir-bâtın dengesini gözetememesi ve bâtınî hâli oldukça ön plâna alan bir yaklaşım sergilemesinin netîcesinde ortaya çıkan bu muharref kullanımlar, kul ile Allah arasındaki ‘hâlıq-mahlûq’ telakkisinin de ‘âşıq-mâşuq’ telakkisine inqılâbını doğurmuştur. Bu, dilin, düşünce ve rûha sirâyet etmesine apâşikâr bir misâldir.

Bu sebeblerden ötürü faqîr, dîvan edebiyyâtı şâirlerinin bu kullanımlarının sorgulanması ve de kınanmasının gerekliliğine inanmaktayım. Zîrâ üstâd Mehmed Âkif’in ‘Safahat’ını karıştırırken, aynı dertten Âkif’in de muzdarîb olduğunu müşâhede ettim. Şöyle diyor üstâd ‘Âsım’ kitâbında (vurgular Âkif’e aittir):

Edebiyyâta edebsizliği onlar soktu,

Yoksa dîn perdesi altında bu isyan yoktu.

Sürdüler Türk’e “tasavvuf” diye olgun şırayı;

Muttasıl şimdi “hakîkat” kusuyor Sıdkı Dayı!

Bu cihân boş, yalınız bir rakı haqq, bir de şarâb;

Kıble: Tezgâh başı, meyhâneci oğlan: Mihrab.

Git o “dîvan”* mı, ne kar’nağrısıdır, aç da onu,

Kokla bir kerre, kokar mis gibi “Sandıkburnu!”**

Beni söyletme, neler var daha!

-Tekmilleyiver…

Sâde pek sövme ki, Peygamberimiz şi’ri sever.

-Vâkıâ “inne mine’ş-şi’ri” büyük bir ni’met;

Dikkat etsen: Yine sevdikleri, lâkin, hikmet..(..)”

--------

[* Dîvan Edebiyyâtı / ** Meyhânelerin olduğu mekân..]

Nâbî’nin şu beytinin mes’elenin özü ve fevk’âlâde önemi hâiz olduğunu hatırlatarak sözü tekmîl edeyim:

Bâtıl, hemişe bâtıl u bîhûdedir velî;

Müşkil budur, kim sûret-i Haqq’dan zuhûr ede

(Bâtıl her zaman yanlıştır; bunun boşluğu kolayca görülür. Lâkin bir de haqqlı imiş gibi görünen bâtıllar vardır ki, işte bunlar başa belâdır).

Âdem İnce

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile