Çift görünüşlü tek gerçek: Düşünceyi Savunmak ve Eleştirmek
Düşünce ve fikir hayâtı, sâhib olduğu uçsuz bucaksız malzemeyle aqlın engin düşünce kabiliyetini ortaya koyan bir müşâhid konumundadır.
Zîrâ Âdemoğlu, düşünce ile kendini ifâde etme yöntemini her zamân sergilemiştir ve sergilemektedir. Bu haslet de geriye bir düşünce târihi, yâni belirli bir malzeme bırakmaktadır. Faqîr, bu kısa makâlemde düşünce birikiminin yorumlanması noktasında yanlış olduğunu düşündüğüm bir metodu dillendireceğim...
Düşünce târihi, yekpâre bir mâhiyet arz etmemektedir. Zamân içerisinde birbirinden çok farklı görüşler ve hattâ birbirine zıd görüşler dâima var olagelmiştir. İnsanın, esâsında arkasını dönüp bu birikime baktığı zamân, düşünce malzemesini, kendi muhâkemesi ile sınamaya tâbî tutup öyle yorumlaması/değerlendirmesi gerekmektedir. Bu tutum, düşünceye/fikre değer biçmek demektir…
Birçok mes’ele husûsunda beyân ettiğim fikirler ve şâhid olduğum tartışmalar neticesinde insanların, düşünceye değer biçmek mes’elesini yanlış anladıklarını düşünmeye başladım. Pekiyi, yanlış olan kanı nedir? Âcizâne ifâde edeyim…
Efendim, Âdemoğlunun ekseriyeti, bir düşünceyi ele alıp onu eleştirdiğiniz takdirde, size, “Sen kim oluyorsun da bu görüşü eleştirebiliyorsun” türünden tenkîdler yöneltmektedir. Bu duruma şâhid olmuşsunuzdur. Bu, tamâmen yanlış bir düşünce midir? Tabiî ki hayır. Zîrâ bir düşünceyi/fikri tenkîd edebilmek için, o düşüncenin/fikrin alt yapısına, mes’elenin hakîkatine vâkıf olmanız lâzım gelecektir. Bu, tabiî bir gerekliliktir. Bilinmelidir ki vâkıf olun(a)mayan bir mes’ele hakkında münekkidliğe kalkışan kişi, rezil rüsvay olmayı baştan kabûllenmiş demektir. Bu durumda, bir âqilin çıkıp ona haddini ve konumunu bildirmesi, zarûrî gözükmektedir. Bu duruma bir itirazım yoktur; amma itirazımı ifâde edeceğim nokta, bu durumun zıddı bir durumda insanların olaya bakışlarıdır...
Esâsen bir mes’eleyi eleştirmek, belli bir birikime sâhib olmayı gerektirdiği gibi; onu savunmak da belli bir birikime sâhib olmayı gerektirmektedir. İşte yanlış olduğunu düşündüğüm nokta bununla bağlantılıdır. Şöyle ki; bir düşünceyi eleştiren kişiye; “Senin ilmin nedir arkadaş? Ki sen bu fikri eleştiriyorsun” diyen zevâtın, aynı fikri savunan kişiye de; “Senin ilmin nedir arkadaş? Ki sen bu fikri savunuyorsun.” demelerinin lâzım gelmekte olduğunu düşünmekteyim...
Zîrâ bir fikri, kabûl ve red etme husûsları, dâima fikri bilmeyi ve değerlendirmeye tâbi tutmayı gerekli kılmaktadır. Eleştiri, aslında bir değerlendirme çabasının ürünüdür ve bir fikri eleştirmek, değerlendirme olduğu gibi, aynı fikri savunmak da bir değerlendirmedir. Her iki çaba da düşünceye/fikre değer biçme işlemidir…
“Bu şahsın şu düşüncesi yanlış” yorumu ile “Bu şahsın şu düşüncesi doğru” yorumunu yapan iki farklı kişi de aslında bir değerlendirme yapmaktadır. Bu durumda “Sen bunu eleştiriyorsun, amma senin ilmin, irfânın, birikimin nedir” sualinin, düşünceyi eleştirene yöneltildiği gibi, düşünceyi savunana da yöneltilmesi gerekmektedir…
Fazla uzatma cihetine gitmeden anlatmak istediğim temel noktanın, herhangi bir düşünceyi eleştirmek ile savunmanın aynı işlemin bir ürünü olduğunu beyân ederekten toplumda yaygın bir kanaat olan mezkûr yanlışlığın, insanların eleştiri kültürünü kazanmalarının önünde bir engel olduğunu da hatırlatmakla yetineyim…
Her düşünce/fikir, savunulabilir de, eleştirilebilir de; amma her ikisi de ilim ister, birikim ister ve’s-selâm…
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

