Çarşamba, 30 Aralık 2009 09:46
17 Aralık 2009 günü 1 muharrem 1431. Yani Hz. Peygamberimizin hicreti’nin yıldönümüdür. Muharrem ayı Müslümanların tarihi için “yoğun gündemli” bir aydır. Bununla ilgili gerek camilerde ve gerekse basın-yayın organlarında programlar olacaktır.
Hasbihal mahiyetinde ele aldığım bu yazıda Müslümanların takviminin ne anlama geldiği üzerine bir iki kelam etmek istiyorum. “Dışarıdan” dünya izlediğinde takvimlerin çok objektif olduklarını zannedebiliriz. Sayısal anlamda da öyledirler. Ancak; “siz neye istinaden tarihinizi-vaktinizi belirliyorsunuz” sorusu muhatap alındığında, takvimlerin dinle, tarihle maddi ve manevi değerlerle çok alakalı olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Ayrıca tarihi hafızalarımız dumura uğramamışsa bu çok daha berrak olarak zihninize yer edebilir.
Hicri takvimde esas alınan tarih İslam’ın saadet devrinin en önemli olayı olan Hz. Resul’un (s.a.s.) ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmesidir. Bu Trabzon’dan İstanbul’a veya Avrupa’ya göç etmek gibi değildir. Hicret zulmetten nura, batıldan hakka, esaretten izzete ve küfür diyarından ‘barış’ diyarına bir yolculuktur. Öyle yolculuk ki sırf Allah rızası için malını, ailesini, memleketinin “havasını-suyunu” her şeyini terk etmektir hicret. Yani hak yolunda her şeyini feda etmenin, her şeyi göze almanın diğer adıdır. Ensar için de paylaşmak adına bu böyledir. İşte bunlardan dolayı hicret Müslüman açısından “tarihin” başlangıcıdır. Müslüman’ın zaman mefhumunun mihenk taşıdır. Böylece her yıl hicreti bir muhasebe vakti, yenilenme vakti olarak görür. Her yılbaşında kırmızı kostümler, kesilen çam ağaçları, hayvanlar gibi içilen müskirat ve her türlü çılgınlık ve kadınların birbirleriyle çıplaklık yarışları değil, yukarda saydığımız ulvi ve tarihi değerler zihninde canlanır.
Hac-oruç vb. ibadetler için hicri takvimin fıkhı anlamı vardır, ancak o konuya girmeyeceğiz.
Hicri takvim temelinde konuştuğumuz bu husus alaturka saat ve çağlarla da çok ilişkilidir. Aynı bakış açısı burada da söz konusudur. Ki alaturka saat konusu çoktan unutulmuştur. Bununla ilgili Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı enfes bir eseri de vardır.
Alaturka saat, her gün kurulan ve her akşam ezanı okunduğunda yelkovan ve akrebin 12’yi gösterdiği saattir. Yani her gün akşam ezanı 12.00’de olur. Bu saate göre her gün veya bir-iki günde bir saati ayarlamalısınız. “Bunun şu an kullanılan alafranga saatten ne farkı var” diye sorarsanız; alafranga saatte her hangi bir namaz vaktinin saati belirli değildir. İşlerinizi namaz vaktine göre değil, namazınızı iş vakitlerinize ayarlarsınız. Alaturka saatte ise zaman anlayışınız tamamen namaz vakitlerine endekslenmektedir. Böylece vaktini namazlara göre ayarlayan insan bütün işlerinde Rabbini hatırlaması ve hayatını Kur’an ve Sünnete göre yaşaması daha kolaydır.
Hicri takvim ibadetlerle ilgili ihtiyaç da olduğu için genel olarak bilinmesine rağmen, alaturka saat neredeyse unutulmuştur. Bu hususta kurmalı saatlerden otomatik saatlere geçişin etkisi de yok sayılmamalıdır.
Tarihi çağlar meselesine gelince ilkokulda büyük tablolarda bize şöyle öğretilir:
İlkçağ: Yazının bulunması…
Ortaçağ: Romanın yıkılması ve Avrupa’da göçler.
Yeniçağ: Bizans’ın yıkılışı…
Yakınçağ: Fransız ihtilali.
Bir diğer çağlar tablosu ise şöyledir.
Taş devri…
Tunç devri…
Demir-bakır devirleri...
Çağdaş-modern-pozitivist dönem vs.
Şunu ilk başta kendimize soralım. Yukarıda sayılanların, bizim tarihimizdeki kırılmalar ve önemli olaylarla alakası ne düzeyde? Bu sorunun cevabı açıktır; sadece bir HİÇ. Bunların ne İslam tarihi ne de Türklerin tarihi, tarihsel düşüncesi ve tarihi kırılmaları ile direkt alakası yoktur.
İkinci tasnif ise çağdaş batı düşüncesinin temelini oluşturan evrimci aklın ürünü olan tasniflerdir. Yani insan ilk başlarda hayvandan farkı olmayan akli meleke ve hayat düzeyinden çağdaş dönemdeki ilerici seviyeye aşama aşama gelmiştir. Yani Allah’ın Âdem’e (a.s.) eşyanın isimlerini ve onları idrak yeteneğini vermemiş, insan kendi kendine gelişerek-evrimleşerek bu güne gelmiştir. Dolayısıyla yeni olan her şey iyi ve güzeldir. Geçmiş dönemler ise hep kötüdür. Burada insanın maymundan türeme konusu teferruattır.
Birinci tasnife dönecek olursak bu tasniflerin sadece Batı-Hıristiyan dünyasının tarihi kırılmaları olduğunu açıktır. Batı tarihinin-düşüncesinin-toplumlarının kırılmaları ve evrilmeleri bizim düşünce dünyamızda niçin belirleyici olacaktır? Yani Roma’nın yıkılışı, Bizans’ın yıkılışı, Fransız ihtilali bizim tarihimizde neyi değiştirmiştir? Aynı zamanda batının bu tasnifi bir mücadeleye, düşmanlığa dayalı olduğunu unutmamalıyız. Bu anlatılanları gencecik dimağlara öğretmek olsa olsa batıyı ve batı düşüncesini kendisine nihai hedef olarak gören ahmak zihniyetin, özgüvenini kaybetmiş aydınların, başkalarına yaranma çabası içindeki lümpen takımının tavrı değil midir?
Bizler tarihimizi -daha doğrusu geleceğimizi- oluşturacak zengin bir birikime, tarihi mirasa sahibiz. Hem Türklerin tarihi hem de İslam tarihi açısından sayısız örnekler vardır.
Adil bir hafıza bağlamında düşman üretmeden “bizim tarihimiz” üzerine alternatif bir çağlar tarihi tablosu yazamaz mıyız?
Misal olarak: Orta Asya’dan çıkış; İslam ile müşerref olma-Talas savaşı; Malazgirt muharebesi; Osmanlının kuruluşu gibi... Veya peygamberler tarihini göz önünde bulundurarak bir tasnif… Bunu şüphesiz tarih uzmanları-ulema yapacaktır.
Sonuç olarak insanoğlunun araçları onun değerleri, bakış açısı, hayat serencamı ile direkt alakalıdır. Dolayısıyla Müslüman her şeyini kendi değerlerine göre şekillendirmeli başkalarının yönlendirmesiyle değil, kendisi çevresini yönlendirdiği gibi, düzen kurucu bir perspektife-potansiyele sahip olmalıdır. Dünyayı değiştirmenin yolu kendimizi değiştirmekten geçer ve herkesin yapabileceği çok şey vardır.
Muhammed Hanefi Suluoğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


