Cumartesi, 08 Ocak 2011 14:47
Son günlerde medyada bir konu asla hak etmeyeceği kadar tartışılmakta ve sürekli gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Mesele Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı Ayşe Sucu'nun görevden alınması..
Gerçekte görevden el çektirme, makam değeri açısından ulusal haber değeri bile taşımayan bir konu; ancak olay, şimdiye kadar toplumun değerlerine karşı acımasız bir yayın politikası sergileyen bazı gazeteler tarafından manşet ve sürmanşetlere taşındı. Çok yoğun siyasi gündeme rağmen...
Konunun bu kadar büyük “puntolarla” gündemde yer alması bile bu meseleye bakışımızda bizlere önemli ipuçlarını vermektedir. Yine aynı minvaldeki birçok televizyon ekranında bu konu tartışılıyor.
Niçin?
Toplum, Ayşe Sucu olayını çok mu merak ediyor?
Reyting kaybetme uğruna niçin gündemde tutuluyor?
Cevabı açık ve net.
Diyanet deli gömleğini çıkarma çabasındadır ve prangalarını kırma mücadelesi vermektedir.
Hükümetin sekiz yıldır birçok alanda geliştirdiği özgürlükler din alanında yeterli ürünü vermiş değildir. Diyanet, bu husustaki talepleri karşılama hususunda ciddi işlevleri üstlenmesi gereken bir yapıdır. Ve aynı zamanda diyanet -birçok açmazına rağmen- sembol bir kurumdur. Yeni başkanın atanması -ki muhtemel bu tür tezviratlar sebebiyle erkene alınmıştı- eski hal üzere yani “dinin camiye kapatıldığı, dinin hayata müdahalesine dair hiçbir konunun konuşulmadığı” ideolojisinin devam edemeyeceğinin bir kanıtıdır. Mütedeyyin insanlar da yıllardır bu beklenti içerisindedir.
Görevden alınan hanımefendiye gelince T.D.V.’de din hizmetlerinde hangi misyonu yerine getirmiş, ne gibi başarılar elde etmiştir?
En iyi yaptıkları konuşmaları ve tavırlarıyla dindar insanları diyanetten soğutmaktır. Bu hususta görev süresi boyunca basında yeterince malzeme bulunmaktadır.
Ayşe Sucu’nun görevden alınmasından sonra yönetim kurulu toptan istifa etmişti. Kendilerinin ifadesiyle “dini çağdaşlıkla buluşturmadaki başarılı gayretlerine” darbe vurulduğundan feryâd-ü figan etmektedirler. Yönetim kurulunun genelini göz önüne aldığınızda konuşma ve tavırları, Diyanetin ve toplumun yerleşik dini kodlarıyla uyuşmadığı görülebilmektedir. Hatta bu tutumlarını ÇYDD veya ÇEV’in –bu iki kurum kendilerini toplumu “çağdaşlaştırmaya” adadıkları için sembolik anlamları vardır. - yöneticilerinden hiçbir şekilde ayıramazsınız. Hiç kimsenin imanını ölçmek haddimize değildir ancak dini bir kurumda hiç mi mütesettir biri bulunmaz. Ayrıca bu yönetim kurulunun kimlikleri ortaya çıkarılırsa nerelere uzanacağı görülecektir. Nasıl oluyor da kuruluşundan itibaren ülkede hiçbir günden oluşturamamış bir vakıf yönetimi görevden alınınca ülke gündemini işgal edebiliyor? Bu sorunun cevabı çok önemli değil midir?
Gelinen bu süreçte konu artık medyada diyanetin radikalleştiği yolundaki hezeyanlarla tanımlanmaya/tartışılmaya başlanmıştır. Burada her Müslüman’ın konuyu sağlam bir zeminde ele alma zorunluluğu vardır. Konu açıkça şudur; Diyanet, Din-i mübin-i İslam’ı bir bütün olarak yaşatma ve öğretme gayretine girmesinden dolayı saldırıya geçilmiştir. Bu süreçte başka türlü iddiaların da ortaya çıkarılması muhtemeldir.
Sonuç olarak bu tartışmanın üslubu ve bağlamı “hak-batıl mücadelesi” ve bu topraklarda İslam’la yaşayıp yaşamayacağımız sorularının bir yansımasıdır. Gerisi laf-ı güzaf ve hakikati örtme çabası olarak görülmelidir.
M. Hanefi SULUOĞLU
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


