Sevgili Peygamberimizin, gökteki yıldızlara benzettiği ashabının en güzide ve mümtaz şahsiyetlerinden biri olan; ilmin kapısı, veliler sultanı, Allah’ın arslanı Hz. Ali’yi kendisine örnek alan herkes bir anlamda “Alevî”dir.
Onu kendisine rehber ve örnek alan kimse onun gibi inanır, onun gibi düşünür ve onun gibi yaşamaya çalışır.
Böyle bir misyona sahip olmayan kimsenin “ben Aleviyim” demesi bir anlam ifade etmediği gibi; bu misyona sahip olan bir kimsenin ise, neseben “sünnî” bir kökene sahip olmasının ötesinde gerçek bir “Alevi” sayılması icap eder. Çünkü etimolojik anlamda ‘Alevilik’ soy gütmenin ötesinde, Ali yanlılığını ve bağlılığını ifade eder. Dahası bir Müslüman’ın, yol haritasını Hz. Peygamberin çizdiği gerçek bir “sünnet” ve “Ehl-i Beyt çizgisi”ni takip etmeye çalışması inancının gereğidir.
“Hak-Muhammed-Ali” diyen bir Alevî olarak, her şeyden önce varlığın yegâne sahibi ve maliki, yeri göğü yaratan, öldüren ve dirilten, rızıkları veren Cenabı Hakk’ın varlığına ve birliğine inanırım. Zaten, Ehl-i Beyt muhabbetini esas alıp onlara benzemeye çalışan bir zümrenin, ateist bir yapıda olması söz konusu olamaz. Kaldı ki Alevilik, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar uzanan “Tevhit” çizgisinde İslam’ın özgün bir yorumu ve anlayışıdır. Bu anlayışta bir Dede’nin ifadesiyle ‘emr-i maruf, nehy-i münker’ yani iyiliği yayma, kötülüğü önleme ameliyesi söz konusudur. İmam Cafer-i Sadık buyruğuna göre; her akıl ve baliğ olan kişinin Allah’ın varlığı, birliği ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanması farz-ı ayn’dır.
Bu konuda yine Hz. Ali (r.a.) efendimizin şu sarsılmaz iman tablosu bana ilham kaynağıdır: kendisine, “Rabbini gördün mü?” diye soran birine; “görmediğime kulluk mu ederim!” der. “Nasıl gördün?” sorusuna ise şöyle cevap verir: “Onu gözler apaçık görüşle göremez; fakat gönüller iman gerçeğiyle görür. O her şeye yakındır, fakat onlarla birleşerek değil. Her şeyden ayrıdır, fakat onlara zıt olarak değil...” (Nehcü’l-Belaga, s.47)
İlmin kapısı olarak Kuran’a derin bir vukûfiyeti bulunan İmam Ali, aynı eserde konuyla ilgili şunları söyler: “Bilin ki Kur’an öğüdünde aldatmayan, yol göstermede insanı azdırmayan, söyleyişte yalan söylemeyen bir öğütçüdür… Allah’tan Kuran’la dilediğinizi dileyin; Onunla Allah’a yönelin; Onu vesile ederek halktan bir şey istemeyin, çünkü kullar Allah’a Ona benzer başka hiçbir şeyle yönelemezler..” (a.g.e, s.54) İşte bu yüzden Kur’an baş tacımızdır; başımız Kuran’a bağlıdır.
Yedi ulu ozandan biri olan Pir Sultan Abdal, bir deyişinde açıkça Allah’ın birliğinden ve O’na yalvarılması gereğinden şöyle bahseder:
“Hak dergâha varırım
Hû didarını görürüm
Bir Allah’a yalvarırım
Şaha padişaha değil.” (Pir Sultan Abdal Divanı, s.112)
Hakk’ın birliğini teslim eden Ulûhiyet inanışından sonra en önemli inanç esaslarından biri olan nübüvvet konusunda da şüphemiz olamaz. Zira Hak Teâlâ, kullarını yarattığı günden bu yana buyruklarını duyuran elçiler görevlendirmiştir. Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelip geçen nice nebiler, bu kutsal vazifeyi deruhte etmişlerdir. Bu kutlu peygamberlik halkası, Sevgili Peygamberimizle tamamlanmıştır. O, Allah’ın habibi, peygamberlerin şahı, Pir Sultan’ın ifadesiyle gönüllerin aynasıdır:
“Muhammed’dir gönlümüzün aynası
Salâvat verenin nur olsun sesi
On sekiz bin âlemin Mustafa’sı
Ya Muhammed sana imdada geldim.” (a.g.e, s.134)
Öte yandan, Allah’ın meleklerine inanmak da imanın esaslarındandır. Şimdi dilerseniz Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye kulak verelim:
“ Şimdi aziz arkadaşım! Her bir kişiyi üç yüz altmış melek korur. Bunca melekler arasında edepsizlik edersin de sen, senin gibi kişi yanında edepsizlik etmezsin. Hani meleklerin varlığına inanıyordun?
Allah’ın Kuran’ına ve diğer kitaplarına inanmak da imanın esaslarındandır. Şimdi, için kibir, haset, cimrilik, tamah, öfke, kahkaha, şamata ve alay etme düşünceleri ile doluysa eğer aziz arkadaşım, hangi kitapta bunlardan birisinin iman ehlinin içinde de olacağı buyrulur? Nerde kaldı Allah’ın kitaplarına ve tebliğlerine inanman?
Allah’ın dostlarına peygamberlere inanmak da imanın esaslarındandır. Çünkü Allah dostları tevazuu, yoksulluk içinde
yaşamayı kabul ettiler. İkiliği, Allah’a şirk koşmayı bırakıp vahdet yoluna girdiler...” (Makalat, s.32)
‘Eline-Diline-Beline’ sahip çıkmayı şiar edinmiş bir Alevi olarak, kul hakkına girmemeye azami dikkat ederim. Çünkü Hak katında, kul hakkının affı yoktur ve cezası pek çetindir. Kendime yapılmasını istemediğim bir şeyi, başkasına da layık görmem. ‘El ele, el Hakk’a’ kavlince, kimseyi ayırmadan dost olmayı ve insanlara hizmet etmeyi düşünürüm.
Yine Alevi Müslüman olarak, öldükten sonra dirilmeye; ahirete, hesap vermeye inanırım. Hesabımın, ahiretteki dehşetli bir güne kalmaması için; ölmeden önce ölmeye, hesaptan önce vicdanımla muhasebeye dikkat ederim. Çünkü ozanın dediği gibi, kabir sorgusu ve ahiret sorgusu bütün dehşetiyle bizi beklemektedir:
“İki melek gelir sual sorarlar
Dökerler hurcunu gevher ararlar
Bir kılın üstüne köprü kurarlar
Geçemezsin Hakk’a kul olmayınca.” (a.g.e. s.311)
Yol’un atası, on iki imamlar serdarı İmam Ali’nin bu husustaki nasihatleri kulağımıza küpedir: “Allah kulları, çekinin Allah’tan. Ecellerinizden önce kulluk etmeye çalışın. Mutlaka göçeceksiniz, göçmeye hazırlanın. Gölgesi üstünüze düştü, ölüme hazır olun. Kendilerine seslenilince uyanan, dünyanın karar edilecek yurt olmadığını anlayıp onun yerine ahireti tercih eden bir topluluk olun. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, sizi başıboş yaratmadı. İçinizden biriyle cennet ve cehennem arasındaki konak, ölümdür ancak…
Dünyadan yarın ondan kendinizi koruyacağınız, kurtaracağınız şeyleri devşirin, azık edinin. Nefsine öğüt veren, tövbe etmeyi öne alan, şehvetine üstün olan kuldur ancak Rabbinden hakkıyla korkan. Çünkü ecel çağı gizlidir kuldan; dileği aldatır onu; Şeytan musallat olmuştur ona; üstüne bindirip sürmek için suçu bezer, güzel gösterir ona; bugün ederim, yarın ederim diye tövbeyi geriye atar, derken en gafil bir haldeyken ölüm gelir, çatar. Ne de ziyandadır gafletle yaşayan...” (Nehcü’l Belaga, s.83)
Yazımızı Genç Abdal’ın dizeleriyle bitirelim:
“Fırsat elde iken bir amel kazan
Gül cemalin bir gün solsa gerektir
Zevkine aldanma tapma dünyaya
Dünya malı burda kalsa gerektir.
Yarın Hakk’ın divanına varılır
Ruz-i mahşer günü sual sorulur
Günahın tartarlar mizan kurulur
Anda haklı hakkın alsa gerektir.”
İhsan Ünlü
Marmara İlahiyat 1992 Mezunu
| < Önceki |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

