Yaklaşık 1 aydır İstanbul’dayım. İstanbul, burada yaşayanlar için çile olsa da bizim gibi dışarıdan gelip görenler için çok harika bir megakent.
Güzelliklerini anlatmak bu satırlara sığmaz; ancak gezip yaşayanlar bilir.
İstanbul, Ramazanla birlikte ayrı bir güzelliğe bürünmüş, hemen her yerde Ramazan çadırlarına ve etkinliklerine rastlamak mümkün. Geçen akşam davetli olduğum bir program vesilesiyle gördüğüm Feshane, gerçekten görülmeye değer. Eski güzelliğine kavuşmakta olan boğazın incisi Haliç’in hemen yanı başındaki bu mekanda harika şenliklere tanık oluyorsunuz.
İstanbul’un selatin camileri hınca hınç dolu. Bir taraftan mukabeleler okunuyor, bir taraftan teravihler kılınıyor, öbür yandan sohbetler sahurları buluyor. Müezzinler en güzel nağmelerini yapabilmek için adeta yarışıyorlar.
Tabi bütün bu coşku seli içersinde Ramazan gerçekten hakkıyla idrak edilebiliyor mu? diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Veya soruyu şöyle sormak da mümkün; Ramazan, insanların kendilerini olabildiğince sadeliğe bürüyüp ruhlarını arındırdıkları oruç ayı mı? Yoksa zengin sofralar etrafında buluşup coşkunun egemen olduğu bir ay mı?
Şunu hemen söyleyelim ki dini inanış ve ritüellerin beraberinde mutlaka bir kültür gelişmiştir ve bu gayet doğaldır. Ancak bana
sorarsanız bunu biraz abartıyoruz gibime geliyor. Ben şahsen sade ve nezih ortamlarda daha asude bir Ramazan’ı tercih ederim. Kaldı ki tok olanların alabildiğine arttığı ve aç olanları anlamaz hale geldiği şu çağda, biraz daha fakir-fukaraya dönük ve onlarla empati ortamı yakalayabilecek atmosferler orucun ruhuna daha uygun olsa gerektir diye düşünüyorum.
O halde Oruç Nedir? Oruç’taki Murad-ı İlahi Ne Olabilir?
Bakara suresi, 183. ayeti kerimesinde Cenab-ı Hak; “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı. Belki bu sayede takvaya erersiniz.” buyuruyor. Bu ayetten de anlıyoruz ki oruç, İslam ümmetinden önceki milletlere de farz kılınmış zamanlar ve zeminler üstü bir ibadettir. Oruç, tüm insanlık kervanını kuşatmış evrensel bir kulluk bilincidir.
Orucun gerekçesini oluşturan ‘takva’ kavramı, orucun sadece aç ve susuz kalmak değil, aksine ruhu besleyerek kemâlâta ermek olduğunu ifade eder. Oruç tutmak aslında kendini tutmak ve nefse hakim olabilmekle eşdeğerdir. Bir yazarımızın ifadesiyle, oruçla başını dik tutmak, imanını diri tutmaktır.
Kaldı ki Allah Teala’nın ne bizim ibadetimize, ne de varlığımıza ihtiyacı vardır. Varlığımızı, varlığına muhtaç olduğumuz Yüce Zat, bu tasarrufuyla bizim iyiliğimizi istemektedir. Yine Cenab-ı Hak, bu ibadetle asla kullarına zulmetmemekte; bilakis kullarının nefislerine hakim olarak kamil insanlar olmalarını ve bu vesileyle O’nun rızasına ermelerini murad etmektedir.
Meleklerden farklı olarak gazap ve şehvet gibi duygulara sahip olarak yaratılan insanın belki de en zayıf halkası iki dudak ve iki bacak arası olsa gerektir. Buna binaen tüm peygamberler ve son peygamber Hz. Muhammed(a.s) bu noktalara dikkat çekerek nefis terbiyesine önem vermişlerdir.
Bu manada orucun müthiş bir eğitim aracı olduğu aşikardır. Ruhuna uygun bir şekilde tutulan orucun, sahibini ruhen yücelteceğinde şüphe yoktur. Aksi zaten Hz. Peygamberin işaret buyurduğu gibi perhizden başka bir şey olmayacaktır.
İbadetlerin de insan vücudu gibi bedensel ve ruhsal yönleri vardır. Kişinin gün boyunca aç ve susuz kalması, orucun şekil boyutudur. Aç ve susuz kalan uzuvların diğer uzuvlarla birlikte her türlü kötülük ve günahtan arındırılması ise ruhsal boyutudur. Asıl istenen oruç bu oruçtur. Bu şekilde tutulan oruçla mümin, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği emin bir kimse olacaktır.
Bu bilinçle tutulan oruçla mümin; eline, beline, diline sahip çıkarak kimsenin kusurunu görmeye fırsat bile bulamadan kendi eksik ve kusurlarını gidermeye çalışacaktır. O orucu tutarken, oruç da onu tutacak ve iradesine sahip çıkacaktır.
Ham ervahlıktan çıkıp kamil bir insan olmaya namzet insanlar yetiştirmiş Yunus’un, ‘ete kemiğe büründüm/ Yunus diye göründüm’ diye ifade ettiği de tam bu gerçektir. Neticede beden, asıl cevher olan ruhu taşıyan bir araçtır. Bedenî ve şehevî ihtiyaçlar ne kadar azaltılıp kontrol altına alınabilirse, ruhun yükselişi ve olgunluğu o kadar hızlı olacaktır.
Sonuçta oruçla olgunlaşan ruh, dövene elsiz, sövene dilsiz kesilecek ve Allah’ın rızasına uygun bir hale erişecektir. Tüm peygamberlerin ve Allah dostlarının hayatında oruç vardır. Özellikle sufilerin ‘riyazat’ ve ‘perhizkarlık’ adını verdikleri bu ibadet, seyr-i suluk içersinde önemli kilometre taşlarıdır.
Allah Resulü(a.s) sadece Ramazan ayında değil, daha önceleri Muharrem ayında ve ayın sair günlerinde de oruç tutmuşlar ve tutulmasını tavsiye etmişlerdir. Ömrü boyunca midesine ve şehvetine çalışan insanları, beşerilikten insaniyete taşımanın en somut ifadesi oruç olmuştur.
Oruç, aynı zamanda bedenin zekâtıdır. Sağlıklı bir bedene sahip olan mümin, bunu kendisine bahşeden Rabbine bu kabilden teşekkürünü arz eder. Sair zamanlarda büyük bir iştahla tattığı şeylere, bir süre el uzatmayarak emre amade olduğunu gösterir.
Orucun elbette sayısız hikmet ve faydaları vardır. Ancak biz bununla iktifa edip Ramazan-ı şerifin hayırlara vesile olmasını dileyelim.
İhsan ÜNLÜ
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

