Salı, 20 Temmuz 2010 23:42
Bir tiyatro grubu günlük hayatımızda kullandığımız sıradan eşyaları alıp onları kullanım şekillerden farklı bir şekilde kullanarak bir oyun çıkarır, oyuncuların hayal güçleri seyircilerini hayran bırakırdı.
Bir gün ortası oyulmuş karton bir levha vardı sahnede. Her bir oyuncu onu karton levhadan başka bir şey olarak görüyor, gördüğünü bize de gösteriyor, bizler de gülüyorduk ki oyunculardan bir tanesi ortası oyuk karton levhayı göğsünün üstüne koydu ve “çimde bir boşluk var” dedi. Biz yine güldük, belki diğerlerine güldüğümüzden daha fazla.
İçimde bir boşluk var. Komik bir cümle değil aslında bu. Varoluşsal trajik bir tespit olsa olsa... İçimde bir boşluk var. Ne zaman bir şeyi, birisini sevsek, dolduğunu zannettiğimiz o boşluk aslında hepimizin içinde var.
Sevgi; evet havaya da, toprağa da ve ateşe de ama en çok suya benzer. İçinde olduğu şeyi canlı, parlak ve ayakta tutan, bazı zamanlar kendisini tamamen kaybetme pahasına da olsa girdiği kabın şeklini alan suya… Güvenin içinde sevgi vardır mesela ama ilk bakışta görülmez; aynı huzurun içinde, hazzın içinde, mutluluğun içinde, hürmetin içinde, sadakatin içinde sevgi olduğu ve ilk bakışta göze çarpmadığı gibi. Zaten birini, bir şeyi de bizde bu duyguları/bu duygulardan birini uyandırdığı için, içimizdeki boşluğu uyardığı için severiz. Severiz; sevdikçe içimizdeki boşluk dolar. Sevdiğimiz şeye bağlanırız ve onun için bir şeyler yaparız, onu koruruz, azalmasından, onu kaybetmekten korkarız. Üzerine titreriz. Çünkü içimizdeki boşlukta bir yeri vardır artık onun. Git
tiğinde yokluğu göze batacak, canı yakacak bir yeri.
Peki, her zaman bilinçli bir şekilde mi seçeriz o boşluğu dolduracak şeyleri. “Şunun yanında güven duyuyorum”, “şu şey bana huzur veriyor”, “buna karşı bağlılık hissediyorum” diye sıralayabileceğimiz şeyler mi var orada yoksa bir gün şöyle bir baktığımızda neden orada olduğunu bilmediğimiz bir sürü başka şey mi? Görünürde hayatımız da içimizdeki boşluk da tıklım tıklım dolu oysa. Aynı bir küvetin köpükle dolu olması gibi…
Allah inancı, Müslüman bir ülkede doğan her çocuğun içindeki boşluğa atılmış bir tohumdur mesela. Hepimiz Allah’ı önce taklîdî bir imanla severiz. Ve eğer geliştiremezsek imanımızı, o tohum giderek kurumak üzere, içimizde bir yerde hep bir tohum olarak kalır. Asla içimizdeki boşluğu dolduracak kadar büyümeyecek, nedeni bilinmeyen bir sevgi olarak. Ve mesela çocuklarımız arasında her adaletsizlik yaptığımızda, gözlerimiz harama kaydığında, faiz yediğimizde, zekât vermediğimizde, komşularımızdan bîhaber gecelediğimizde, yalan söylediğimizde, yetimin malına el uzattığımızda, annelerimize “of” dediğimizde yavaş yavaş kaybettiğimiz küçük bir tohum. Artık içimizde var mı yok mu, gitti mi duruyor mu fark etmediğimiz; kaybımızın değerini bilmediğimiz için de sorgulamadığımız bir tohum. Seçerek, emek vererek, tercih ederek içimize buyur etmediğimiz için gün gelip de onu kaybettiğimizi bile fark etmediğimiz bir tohum.
Bir insan ne kadar geniş bir duygu yelpazesine sahipse ruhi açıdan o kadar sağlıklı addedilir. Yani içindeki boşluk ne kadar doluysa o kadar sıhhatlidir kişi. Kuşkusuz bütün boşlukları dolduran en doğurgan duygudur sevgi. Aşk ile dönen bu hayatı, Yaradan’dan ötürü yaratılanı ne kadar severse insan o kadar iyi, o kadar dolu içi, o ölçüde anlamlı hayatı, o derece kıymetli kendisi…
Safiye GÖLBAŞI| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


