Salı, 01 Mart 2011 16:43
Zaman gittikçe daha hızlı akıyor. Artık her şey için daha az vakit bulabiliyorum. Da Vinci Şifresi adlı kitaptan bahsederken;
‘O kadar kalın bir kitap ki onu okurken bir şeyler kaçıracağımdan korkuyorum.’ diyorum. Klasik romanların gençler de onlarla ilgilensin diye asıllarının kötü kopyası olsalar dahi çizgi roman halinde yayınlanmalarını destekliyorum. Bir yandan da okuyacağım kitaplar giderek artıyor, seyredeceğim filmler, bitirmem gereken ödevler, öğreneceğim şeyler, gideceğim kurslar, yapacağım geziler… Bunlarla beraber artan bir şey daha var: Tanıdığım insanlar. Adını, soyadını, nerede yaşadığını, hangi okulları okuduğunu, evli mi çocuklu mu olduğunu bildiğim ama sadece bu kadarını bildiğim insanlar çoğalıyor. Çoğuyla en az bir kere karşılaştım. Bazılarınıysa her gün görüyorum. Televizyondan yahut bilgisayardan görüyor olmam neyi değiştirir?
Bazılarının yaptıklarını o kadar sıkı takip ediyorum ki onlarla neredeyse kardeş olduğumuzu düşünüyorum. Tabi buna paralel olarak beni tanıyan insanlar da artıyor. Kimlerin beni tanıdığını aşağı yukarı biliyorum ama zaten kendisini tam olarak kaç kişinin tanıdığını ve bunların kim olduğunu herhalde hiç birimiz bilemeyiz değil mi?
Her şey güzel, bu çağa uygun, hoş ama kafama takılan bir şey var. Merkezinde ben olduğum çemberin içi kalabalıklaştıkça, bana yaklaşan insanlar çoğaldıkça benim sesim daha mı az çıkmaya başladı sanki? Birisiyle sohbet etmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki…
Zaten kısıtlı zaten bereketsiz olan vaktimin çoğunu tanıdığım insanların kâh benimle kâh kendileriyle ilgili söylediklerini dinlemeye harcıyorum. Ama bu harcama işe yaradı. Bir şey fark ettim. Çevremdeki insanların hemen hiç biri, ben onları büyük bir kabiliyetle tanıdığım anladığım sezinlediğim halde beni tanımıyor. Hikâyemi bilmiyor. Şimdi sizinle sırasıyla Dostoyevski, Necip Mahfuz ve Sulhi Dölek’in üç hikâyesinden birer cümle paylaşmak istiyorum.
Kuşkusuz bu, sevgi dolu bir kalbin belirtisiydi.
‘Gözlerini mi dinlendiriyorsun?’
Sonradan bir tırnak makası edindi.
Bu birer cümlelerini okuduğunuz hikâyelerden bir şey anladınız mı? Yahut sadece tek bir cümle bu hikâyelerin kahramanları, üslupları, tarzları, anlatıcıları hakkında bir fikir verdi mi? Peki, size bu üç hikâyenin kahramanlarının yolları delilikte kesişti desem inanır mısınız? İnanmayabilirsiniz çünkü koca hikâyede tek bir cümle hiçbir şeydir. Oysaki pek ala benim adım, soyadım, nerede yaşadığım, şu an ne yaptığım da benim hali hazırda devam eden uzun hikâyemde olsa olsa bir cümlelik yer tutar. O halde neden hakkımda sadece bu kadarını bilen insanlar beni ele geçirmişlercesine konuşuyorlar? İştahlı iştahlı bana beni anlatıyorlar? Evet, bunu ben de başkalarına yapıyorum ama dediğim gibi yani ben şeyim farklıyım.
Yakın zamanda bir tanım uydurdum. Kalabalıkların içindeki yalnızlık. Evet, bu söz bana ait. Kendimi tam olarak öyle hissediyorum. Beni bir aile yahut bir mahalle gibi saran ve hikâyemi baştan sona bilen insanlardan mahrum, kaybolan mahremiyetimin artan kalabalığı içinde duruyor, bütün bu insanların bana ne söylediklerini anlamaya çalışıyor lakin çoklukla kaçıp gitmenin, sessiz bir köşede karanlık bir yorganı başıma çekmenin hayalini kuruyorum.
Hayalini kurmak kadar kolay olsaydı çekip gitmek, kim kalırdı olduğu yerde bilmiyorum. Zaten ben de gidemiyorum. Gidemedikçe beni çevreleyen, sıkan, daraltan kalabalığa daha çok sarılıyorum. Böyle böyle benliğimi mi yitireceğim acaba? Kendime mahsusluğumu...
Bilmiyorum sadece önemli bir işimin olduğunu biliyorum. Bütün hikâyemi okuyacak/dinleyecek vakti olmayanlara, hikâyemi yanlış anlayanlara ya da hiç anlamayanlara onu hakkıyla anlatmaya çalışmak. Kıvrak ve çarpıcı yollar bulmalıyım bunun için.
Tepeden tırnağa dikkat kesildim bu aralar, acaba benden ne istiyorlar diye. Ne yaparsam onları etkilerim/sustururum/coştururum/ilgilendiririm/ağlatırım/güldürürüm…
Nasıl yaparım da onların beni nasıl gördüklerini anlarım? Kendimi onların gözüyle –ki asıl olan budur yani tanısın tanımasın insanların bizi nasıl gördüğü- görmeyi ne şekilde öğrenirim? Ben böyle pür dikkat bir çalışmanın ortasındayken içimden ne dediği anlaşılmayan cılız mı cılız bir ses geliyor. ‘Bir dakika,’ diyorum içimden gelen sese ‘bir dakika cızırtı yapma duyamıyorum dışarının sesini ya kaçırırsam beni nasıl görmek istedikleri bilgisini.’ ‘Eğer,’ diyorum televizyonun sesini kısar gibi yavaş yavaş kıstığım içimdeki sese ‘eğer bunu öğrenebilirsem o zaman kendimi anlatabileceğim. Şu an tek yapmam gereken bu kalabalığı arttırmak ve eğer hayatta tutunmak istiyorsam kendime onların gözüyle bakabilmek.’ Ve çekiyorum elimi hep öyle kısık kalacak iç sesimin üzerinden.
Adını bilmediğim bir rüzgâr esiyor sonra. O rüzgâr götürüyor artık bir yerden bir yere beni. Ve mesela şalım, kalemim, çantam, sevdiğim bir şarkı, bir şehir, bir insan, eskiden kurduğum bir düş rüzgârın beni götürdüğü yerde benden kopup kendi başına uzaklaşıyor sanki. Neyse bunlar önemli şeyler değil zira kulağıma sesler geliyor yeni yeni.
Safiye Gölbaşı
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


