Cuma, 27 Ocak 2012 15:26
İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Sen Kimsin, fantastik bir öykü olmakla beraber yazarın hakikatle hayali ustalıkla mecz etme kabiliyeti ve anlatıcının ‘ben’ olması sebebiyle öykünün sahiden yaşanmış olduğu hissini verir.
Her şey, yazarın her sabah, kendi ifadesiyle; ‘artık işe yaramaz bir aşkı dileyen uzak kadınlardan, yaşamına girmeye çalışan gayretkeş yabancılara, ansızın geçmişten çıkagelen, yaşam koşusunun en son bölümlerinin istekleriyle pişmanlıklarını anlatan unutulmuş arkadaşlardan, onu aptallıklarını kabul etmeye ya da çürütmeye zorlayan kâşiflere, yalvaçlara, önemsiz iş adamlarına, uzak akrabalara’ varana dek kimden geldiği çok da mühim olmayan ama hepsini yutarcasına okuduğu onlarca mektup alıyor olmasına karşın bir sabah postadan kendisine tek bir mektup dahi çıkmamasıyla başlar.
Ardından en sevdiği dostunun evinden kovulur. Budala olarak gördüğü biri onun selamını almaz. Kahvedeki arkadaşları onu ilgiyle, korkuyla ve kahkaha ile dinler sonra her biri masasından kalkıp gider. Yazar ilkin birilerinin kendisine komplo kurduğunu düşünür, sonra şaka yaptıklarını, sonra yüzünün tanınmayacak kadar değişmiş olabileceğini ve nihayet kendisinin hatırlamadığı dehşet verici bir suç işlemiş olduğunu. Lakin ne kimse ona şaka yapıyordur ne de bir suç işlemiştir. Artık hiç kimse onu tanımıyordur sadece.
‘Pardon ama siz kimsiniz’ diyordur herkes ona. ‘Siz kimsiniz’ ‘Sen kimsin.’ Bir noktadan sonra yazarın kendi kendisine sorduğu bir soruya dönüşür bütün bu şaşkınlıklar, kovulmalar
, reddedilmeler, sorular; Sen kimsin? Yazar, düşünde ‘gür otlarla kaplı bir çayırlıkta yürüyen bir körler kalabalığı’ içindeyken cevaplar sorusunu; Ben ‘artık başkalarında değil yalnızca kendisinde yaşayan, ruhu budanmış biriyim, başkalarının kendisi için var olmadığı biri.’
Peki, biz kimiz? Tanışmalarımızın kaçında yalnız adımızı söylüyor kaçında, daha iyi tanınmak, daha hızlı hatırlanmak adına, annemizin, babamızın, eşimizin, çalıştığımız şirketin, bağlı olduğumuz kurumun, benimsediğimiz ideolojinin, üyesi olduğumuz derneğin, parçası olduğumuz topluluğun ismini de zikrediyoruz. Şair Haydar Ergülen’in yaptığı gibi ya da ‘Nar’ın babası’ diye imza atmak neden mutlu ediyor bizi. Benliğimizi oluşturan parçaların ne kadarı tamamen bize ne kadarı bizi ağ ağ örmüş çevremize ait farkında mıyız?
Kalabalığın içindeki yalnızlık bazen somut yalnızlıktan daha ağır ve çekilmez görünse de bu, ıssız bir adaya düşmüşçesine yapayalnız olmayı tahayyül edemiyor olmamızdan kaynaklanıyor. Bizi lafa ve sorguya tuttuğu için karşılaşmaktan imtina ettiğimiz komşumuz, eğer seçme şansımız olsa zinhar kendisiyle akraba olmayı istemeyeceğimiz bir akraba, ‘her zamankinden mi olsun abla’ diye soran balıkçı, dahası sohbetine doyamadığımız biri, hayatta en çok özlediğimiz ve şu an yanımızda olan başka biri; bütün bu insanlar bizi tanımasa, biz hiç kimsenin eşi dostu arkadaşı olmamış olsak kim oluruz acaba?
Bana en çok mor rengi yakışır derken, kendi fikrimizi mi yoksa bizi seven birinin beğenisi mi dile getirmiş oluyoruz? Ağabeyimiz olmasa Matrix’i izlemeyecektik. Misafirimiz gelmese nicedir gitmeyi planladığımız göl kenarına gitmeyecek, oraya gitmemiş olsak yaşadığımız şehrin en güzel yerini hiç görmemiş olacaktık. Bizi en sevdiğimiz yazarla kim tanıştırdı? Arkadaşlarımız hadi demese ebru kursuna başlar mıydık? Onlar olmasa o kursta o kadar eğlenir miydik? Savunma mekanizmamızı kardeşimiz mi güçlendirdi? Kitaplara olan muhabbetimiz babamızın bir mirası mı? Evet ve iyi ki. Zira kolay kolay dehşete kapılmadan ‘kainatın merkezinde tek başına bir can’ olarak algılayamayız kendimizi. Papini gibi soğukkanlılıkla ben böyle hissediyorum evet diyebilir miyiz ki acaba ‘gerçekten de..’
Safiye Gölbaşı
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


