Cuma, 10 Kasım 2006 21:35
Küreselleşme yeni bir olgu değil. Ama şimdi onun her üç boyutunu da, yani siyasal, ekonomik
ve kültürel boyutunu fazlaca hissediyoruz. Aslına bakarsanız başımız dönmüş
vaziyette, ne yapacağımızı pek bilmiyoruz. Belki biliyoruz, ama yapılması
gerekenleri yapmıyoruz. Hep neler yapılması gerektiği üzerine ahkam kesiyoruz.
Şimdi benim yapacağım gibi.
Küreselleşme denilince en
fazla konuştuğumuz konuların başında din geliyor. Genelde de bu konuda hep
tepkisel ve endişeci bir tavır takınıyoruz millet olarak. Belki olması gereken
bir duruş ama işin dozunu o kadar kaçırıyoruz ki, sonuçta bu endişeler hep “salt
milliyetçi” reflekslerle dile getiriliyor ve politikalar bu endişelere dayalı olarak
belirleniyor. Kısacası, ben salt milliyetçi reflekslere dayalı küreselleşme
karşıtlığını çok anlamlı bulmuyorum.
Şöyle ki: Bu tavır Müslümanların yaklaşık 150 yıldır modernite karşısındaki tavrına benziyor:
Küreselleşme karşısında içinde bulunduğumuz bu çekingen, ürkek duruş sanki İslam
dünyasının büyük çoğunluğunun yıllardır modernite karşısında sergilediği duruşa
benziyor. İslam dünyası yıllarca modernite
karşısında tamamen dışlayıcı
bir tavır takındı. Moderniteye direndi. Ama başarısız oldu ve modernite ile
barıştı. Belki boyun eğdi. Ama aslında olay başlangıçta moderniteyi tamamen
dışlayıcı bir tarzda gelişmeseydi, onu içeriden şekillendirici bir tutum
takınılsaydı, bugün İslam dünyası çok daha güçlü bir konumda olurdu.
Ama bugün sonuçta İslam
dünyasının önemli bir kısmı 2M’yi yani “Mekke”
ile “Makine”yi birleştirdi ve
aslında probleminin modernite
veya modernleşme ile olmadığını, ideolojik
modernizm veya sekülerizm ile olduğunu fark etti. Burada, modernleşme
ile modernizm veya sekülerleşme ile sekülerizm bağlamında yaptığımız kavramsal
ayırımı küreselleşme konusunda da yapmamız gerektiği kanaatindeyim. Globalizme
karşı çıkabilirsiniz, çünkü o bir ideoloji içerebilir; ama globalleşmeye
(küreselleşmeye) karşı çıkamazsınız, çünkü o kendinizi içinde bulduğunuz bir
olgudur. Hem içinde olup hem karşı çıkmak anlamlı ve tutarlı bir duruş değildir.
Salt milliyetçi reflekslere dayalı küreselleşme
karşıtlığının ne anlama geldiğini ve bize nasıl zaman kaybettirdiğini şimdi
sunacağım tarihî bir örnek bağlamında daha iyi anlatabilirim sanırım. Bu örnek
de, matbaanın Osmanlı’ya girişi üzerine gerçekleştirilen tartışmalar veya karşı
çıkışlardır. Osmanlı’ya matbaanın
girişine yönelik karşı çıkışlar sanki şimdi küreselleşmeye yönelik toptancı
karşı çıkışlara benziyor gibi geliyor bana. Küreselleşme olgusuna karşı ortaya
konan milliyetçi duruş açısından baktığımızda, o zamanlar matbaaya karşı
çıkanlarla ilgili bugün resmî sayılabilecek ve ülkemiz insanının çoğu
tarafından da kabul gören söylemimizi yeniden değerlendirmemiz gerekir. “O
devirde matbaaya karşı çıkanlar da o zamanın şartlarına göre milliyetçi veya
dinci endişelerle bu karşı duruşu sergilemiş olabilirler” diye düşünmemiz
gerekebilir o zaman. O insanlar da pekala şöyle düşünmüş olabilirler:
“Batılılar ülkeye matbaayı getirecekler. Yayınlar yapacaklar. Birçok insana bir
anda ulaşacaklar. Milli bütünlüğümüzü yok edecekler, din elden gidecek!”
falan.
Şimdi
küreselleşme karşısında da aynı
hataların yapılmaması gerekir diye düşünüyorum.
Bu olgu karşısında
alınacak üç türlü tavır olabilir:
1. Tamamen reddetme : Bunu
yaparsak o pek beğenmediğimiz İran gibi oluruz.
2. Tamamen teslim olma : Bu
seçenek zaten pek gündemimizde değil.
3. Varlığını kabul etme ve
onu kendimize göre renklendirme : Kendimize güvendiğimiz zaman bunu pekala
gerçekleştirebiliriz. Bu güven sağlanırsa korkulacak, ürkülecek bir durum
olmadığını görürüz. Mesela İngiltere
küreselleşme yaşamıyor mu? Ama İngilizler belki bizden çok daha sağlıklı bir
milliyetçilik örneği sergiliyorlar.
Dolayısıyla küreselleşme
karşısında “karşıt” tavır almanın yahut da “milliyetçilik” adına pek de gerekli
olmayan bir duruş sergilemenin geleceğimiz için yararlı veya koruyucu olduğu
kanaatinde değilim. Böyle bir tavır bizi ancak yerimizde saydırır.
Küreselleşmenin olumsuz etkileri tartışılırken “coğrafyaların
vatansızlaştırılmasından; üniter yapının çok kültürlülüğe zorlanarak milli
direncin zayıflatılmasından, misyonerlik faaliyetlerinden ve dinde çoğulculuk
iddialarının zararlarından” söz edilmektedir. Peki bu etkiler söz konusu diye
biz kendimizi yenilemeyecek miyiz? Mesela çok kültürlülüğü engelleyecek miyiz? Kapılarımızı dışarıya kapatmayı mı
tercih edeceğiz?
Bence bizim “başkaları neler yapıyor, bizim üzerimizde ne
gibi planları var?” gibi endişelere kapılmak yerine “bizim insanlara neler
sunduğumuz” üzerinde durmamız gerekir. Ama bu noktada kafa yormak işimize
gelmiyor. Burada Muhammed İkbal’in
bir sözünü hatırlatmak isterim. Diyor ki: “Müslümanlar kendilerinin
gitmedikleri camiden bir tuğla çalınınca kıyameti koparırlar.” Maalesef hep
tepki geliştiriyoruz. Hayatımız hep tepkiselci yaklaşımlarla dolu. Ben
çocukluğumdan beri bu yaklaşım dışında pek bir gelişme görmedim desem yeridir.
Artık bu özellikleri taşıyan bir toplumsal yapıdan ben şahsen pek memnun değilim.
“Suçu hep başkalarında aramak” toplumsal bir özelliğimiz haline geldi. İç
politikada da durum böyle. Bu ülkede son birkaç yıldır üzerinde en fazla
konuşulan konu yolsuzluk, hortumlama ve benzeri kavramlarla ifadesini bulan bir
konu. Herkes para musluklarının başında bulunanları tenkit ediyor. Ama kanaatim
o ki, bu tenkitleri yapan insanlar aynı makamlarda olsalardı sanırım %90’ı
onlardan farklı davranmazdı. Bence püf nokta burada.
Küreselleşmeye karşı kuşkulu tavrımızın arkasında da bu
sosyolojik yapımız var. Böyle bir yapıda vatandaş devlete devlet vatandaşa
güvenmiyor. Dahası vatandaşlar birbirine güvenmiyor. Milliyetçili reflekslere
veya militarizme çok sık
başvurmamızın ardında da bu toplumsal özelliğimiz var. Yani hep milliyetçi
reflekslerle veya militarizmle güven tazeliyoruz. Küreselleşme olgusundan kuşku
duymamızın ardında da bu güvensizliğe dayalı toplumsal özelliğimiz yatıyor.
Hülasa, güvensizlik esasına dayalı bir toplumsal yapımız var.
TESEV’in 1997’de
yayınladığı Türkiye’de Sosyal, Siyasal,
Ekonomik Değerler başlıklı araştırmada rastladığım ilginç bir bilgiyi
sizlerle paylaşmak isterim. Dünya Değerler Araştırması başlıklı bir
araştırmadan söz ediliyor burada. Dünyanın farklı bölgelerinden 43 ülkede
gerçekleştirilmiş bir araştırma ile insanların değerleri anket çalışmasıyla
incelenmiş. Sorulardan bir tanesi de “kişiler arası güven” konusunu ele alıyor.
Soru şöyle: “Sizce insanların çoğunluğuna güvenilebilir mi? Yoksa başkalarıyla
herhangi bir ilişki kurarken veya iş yaparken hiçbir zaman dikkati elden
bırakmamak mı gerekir?” Araştırma 1990 yılında yapılmış ve bu soruya “genelde
insanların çoğuna güvenilebilir” cevabı verenlerin Türkiye’deki oranı %10;
dahası Türkiye 43 ülke arasında 42. olmuş. Gerçekten şok edici bir bulgu bana
göre. Daha da şok edici bir başka bulgu için hazırlanın şimdi lütfen. Aynı
araştırma 1997 yılında yine aynı ülkelerde tekrarlanmış. Bu defa Türkiye’nin
oranı %6.5’e düşmüş ve bu defa Türkiye 43. sırada yani son sırada yer alıyor.
Garip bir ülkede
yaşıyoruz. Roller kısa zamanda değişebiliyor. Batı medeniyetine özenenler,
hatta İslamî camiayı bu konuda Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyetler
hedefine karşı çıkmakla suçlayanlardan, yine geçmişte İslamî camianın önemli
bir kısmının Avrupa Birliği’ne karşı olmasını kahkaha ile karşılayanlardan
bazıları bugün Avrupa Birliği’ne karşı çıkmakta, Muasır Medeniyeti temsil eden
Batı’nın ülkemize yönelik hain emellerinden söz etmektedirler. Bu söylemlerinin
temeline de milliyetçilik refleksini yerleştirmektedirler. Oysa bu söylem
İslamî kesimin yıllardır sahiplendiği bir söylemdi. Fakat karşı çıkış milliyeçilik refleksinden ziyade dinî bir reflekse dayanmaktaydı. Bugün
yeni bir durumla karşı karşıyayız. İslamî kesimin önemli bir kısmı Avrupa
Birliği üyeliğine taraftar, ama onları Batı karşıtı diye geçmişte “gerici”
olmakla suçlayanlar bugün kendileri Avrupa Birliği’ne karşılar. Bu rol değişimi
bana çok anlamlı gelmiyor.
Bu satırları okuyanlardan bir kısmının yine milliyetçilik adına bana diyecek sözü olduğunu hisseder gibiyim. Onun için bir noktayı açıklığa kavuşturmam gerekiyor sanırım. Latin Amerika’da “Liberation Theology” diye tanımlanan bir hareket var. Yoksul veya baskı altındaki kesimlere dinamizm kazandırılmasında dinin daha aktif bir rol üstlenmesini savunan bir hareket bu. Bu hareketin önemli isimlerinden birisi Helder Camara isimli Brezilyalı bir papaz. Camara 1999 yılında öldü. Onun çok anlamlı bir sözü var. Diyor ki: “Yoksullara yardım ettiğim zaman bana ‘Aziz’ dediler; ama onlardan neden yoksul kaldıklarını, neden yoksul bırakıldıklarını sorgulamalarını istediğim zaman bana ‘Komünist’ dediler.” Bu sözlerin belki küreselleşme ile alakası yok, ama benimle alakası var. Helder Camara ile aynı kaderi paylaşmamak için aktardım bu sözü. Çünkü benim kendi milliyetçiliğimden veya vatanseverliğimden hiç şüphem yok!
Prof. Dr. Ali KÖSE
Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi
24-26 Mayıs 2002’de
Türkiye Diyanet Vakfı
tarafından
Ankara’da düzenlenen
“Çağımızda Sosyal Değişme
ve İslam”
başlıklı sempozyumda
sunuldu.
| < Önceki |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


